Dün yine her zamanki gibi gidip istasyondaki fırından esmer ekmek ve simitler aldım. Buranın bu ekmeğine çok alıştım, dönünce çok arayacağım belli. Üç tane de Alman simidi aldım Brezen Kolb diyorlar, susamsız gevrek güzel bir simit, önce pek sevmemiştik ama şimdi alıştık.
Alıştık diyorum, çocuklar da alıştı, bizim apartmanın çocukları. Panait Istırati’nin Kodin adlı romanında savaş yıllarında gıda bulamayan yokluk çeken ailenin ekmek kavgasında, yaşlı büyük annenin haşlanmış bir yumurtayı ‘Benden çok onların ihtiyacı var gelişme dönemleri’ deyip torunlarına yedirmesi, yıllar önce beni o kadar çok etkilemişti ki. O zamandan beri bütün önceliklerim olabildiğince çocuklara. Benden çok onların sevgiye ihtiyacı var diyor, zaten çok sevdiğim çocukları daha da çok seviyorum, bizim apartman bol çocuklu maşallah.
Komşularımın çocukları, bir delifişek oğlancık altta, iki cadı kız da yukarıda en üstte de daha küçük Ali bebek hem Ali bebeğe yakında kardeş de gelecek.
Benim oğlum büyük ve o şimdi öğrenci Viyana da. Çekilmez gurbeti, çekilir hale getiriyor bu yavrucuklar ama kederdeyiz bu günlerde Abdullah da ben de niye mi? Babasının görevi bittiği için cadı kızlarım gidecekler seneye. Ayşem ve Zeynep olmayacak artık apartmanımızın, hayatımızda ve öykülerimizde. Buna en çok delifişek oğlancık Abdullah ve ben üzülüyorum galiba.
Ha bir de milli dede eşim, o zaten ne alıştı ne de sevdi burayı, bakalım ne yapacak Ayşe ve Zeynepsiz.
Ayşe ile bizim sevdamızı kimse anlayamaz. O gönül bağı, kolay anlatılamaz, dile getirilemez. Ah gurbet sen nelere kadirsin. Şimdilik Ayşe şöyle bir çözüm buldu ‘Nene ben giderken seni de götürürüm’ diyor, ben de ‘olur Ayşem’ diyorum, avunuyoruz.
Simitleri alıp her zamanki gibi dokuz numaralı tramvaya bindim şehrin bu yakasını şöyle dolaştıktan sonra mahallemizin durağında indim.
Harsdörferplatst , tam duraktan karşıya geçince de mahallemizin küçük parkı. Benim her zaman oturduğum bankta kimse oturmuyordu sevindim ve geçtim oturdum, hava bir hayli serin, onun için fazla çocuk yok parkta, hemen karşıdan üç tane köpeği dolaştıran bir kadın geliyor, kar da taş da yağsa köpeklerini gezdirir bunlar, derken güvercinler gelmeye başladı ayaklarıma yakın, belli yiyecek kırıntısı arıyorlar, hemen aklıma çantadaki simitler geldi.Çıkardım birini yer gibi yaparak kuşlara da atmaya, yasak diyorlar ama herkes veriyor yine de, hayli yüksek bir para cezası da varmış üstelik, ben de küçük parçalar vermeye başladım hemen çoğaldılar, havada kapıyorlar simit parçacıklarını, bir kavga bir kıyamet.
E dedim ekmek kavgası, attığım parçayı bir hamlede yutuyorlar, didiklemeye kalkanın ekmeğini hemen öteki kapıyor, bir savaş bir hengame tıpkı hayattaki ve dahi dünyadaki ekmek kavgası işte bildiğin onlarınkisi de
Derken güvercinlerin içinde biri dikkatimi çekti, bu daha genç yavru bir kuştu uzun bacakları daha güzel renkli tüyleriyle, ekmek kavgasının en dışında kavganın içine girip ekmek kapmak istiyordu ama öyle bir gagalanıyordu ki diğer yaşlı güvercinler tarafından üzüldüm, hatta tam ona doğru hesaplayıp attığım bir parçayı gagasından kaptırdı benim acemi oğlum.
Ben de bu sefer sağ tarafa peş peşe çokça simit kırıntısı attım hepsi oraya üşüştü bizim acemi oğlan yine en uzakta çemberin içine almıyorlar bile. Onlar o tarafta toplanınca hemen bizim acemiye attım büyük bir parça simit, neyse ki bu sefer kaptı.
Aynı takdiği birkaç kez daha deneyerek himayeme aldım onu besledim.
İşte diye düşündüm bütün ekmek kavgalarında ekmeği dağıtan böyle adil olmalı acemiyi, güçsüzü korumalı. Ana babaysa evlatlarını, işverense çalışanlarını, yönetense yönettiklerini tanımalı ve sevmeli, olabildiğince adil olmalı. Yoksa ekmek kavgası çetin oluyor, işin içine kan giriyor.
Yetti işte bir simit bana da onca kuşa da acemi kuşa da.Tek başıma ben de yeyip yutup gelebilirdim o simidi, kuşlara aldırmadan parkta.
Paylaşmak ne güzel ne sihirli ne tarif edilmez bir tonda renkti Allah’ım. Ne ritimli sessiz bir notaydı.
Hava bir hayli serin olduğu için kalktım, yavaş yavaş, rutubetli havayı hiç hazzetmeyen sızlayan dizlerimin acısını yüreğimde hissederek yürüdüm, Anna Mari Huk’un bize kiraya verdiği eski Alman apartmanına doğru.
Ama ‘ben giderim o gider ardımdan tin tin eder’ bilmecesi gibi ben eve doğru gittikçe ev sanki geri geri gidiyor. Her zamankinden uzak geldi yol, bu evin eski ve kullanışsız oluşu bir yana durağa uzaklığı da hiç içime sinmedi dört yıldır. İnşallah diyorum Türkiye’me dönünce bir evim olur, evin önü de otobüs durağı çok şey mi istiyorum bilmem Allah’ım?
Neyse böyle iç sesimle halleşip dururken eve yetiştim, alt kattaki komşumun zilini çaldım delifişek oğlumun simidini verdim , sulu boya resim yapıyormuş geri içeri kaçtı. Annesi aldı simidi, beni de bir kahve içmeye buyur etti , gurbeti paylaşıyoruz ya hiç kıyamıyoruz birbirimize içeri girdim, bizim oğlan resim defterinden çok yüzünü boyamış bi güzel o da yetmedi boyalı suyu da bi güzel döktü ortalığa, annesi ancak bir annenin yavrusuna göstereceği sabırla sildi temizledi boyalı suları ve boyalı suratı.
Hava soğuk parka gidip oynayamayan çocuk sıkılmış iyice, beni görünce sevindi, başladı bana oyuncaklarını göstermeye:
– Ben astronot olacağım uzaya gideceğim sonra eve gelebirim mi Nene’ dedi
-Gelirsin, dedim…
-Tabi gelirim bulurum evi ben çok güçlüyüm, dedi.
Bir iki karete numarası çekti gücünü göstermek için.
-Sen nerden geliyosun? Dedi.
-Ben simit ve ekmek aldım parkta kuşlara simit verdim, dedim.
-Ama ben görmedim ki seni, dedi.
-Yarın da seninle veririz, dedim.
– Tamam sen simidi al beni ara buluşuruz parkta, dedi.
Güldük, eğlendik komşumun güzel ikramı nohut yemeğini bir güzel yedik, söylemesi ayıp kahvelerimizi de içtik oğlancığın çığlık çığlığa anlattıklarını dinleyerek.
Buraya üç beş yıllığına görevli gelen öğretmen, güvenlik görevlisi, din görevlisi arkadaşların eşlerinin ve çocuklarının işi de zordu vesselam.
Başka bir kültürün yaşam şartlarına uyabilmek, dil bilmemek, çocuklarının anaokulu ve okullara uyum sağlaması. Zor iş, ya uyum sağlanamıyor eşler çocuklar geri gidiyor ya da uyum sağlansa bile görev süresi bitiyor, çocukların eğitimleri yarım kalıyor.
Bu da çetin bir ekmek kavgası işte.Hele burdaki gurbetçi kardeşlerimin çetin ekmek kavgalarına hiç girmeyim, yer de yetmez zaman da onları başka öykülerde konuk edeceğim gözünüze ve gönlünüze, dünya kurulalı beri var olan, yıkılana kadar da kesintisiz sürecek ekmek kavgaları.
Derken yukarı çıkıyorum, sıra cadı kızlarıma simit vermekte. Zile basmamla birlikte fırlıyor dışarı Ayşem, simitleri görür görmez:
-Ama simit neden bir tane Nene abama simit yok mu? Diyor Ayşem, güzel soru, her zaman çift alırım ne alsam. Eşime apartmandaki çocuklar bütün çocuklar ‘Dede’ deyince o da büyük bir azimle bana ‘Nene’ demeye alıştırdı çocukları.
-Evet Ayşem simit bu gün bir tane paylaşın birini, parktaki kuşlara verdim simidin birini bir daha ki sefere iki tane alırım, diyorum, çok da hoşuna gitmiyor:
– İyi tamam, diyor gönülsüzce sonra:
-Sen benim kuzuma gelinlik giydirdin ya şimdi uyuyor bak, diyor onunla konuştuğu ve anlaştığı kesin olan oyuncak kuzusunu getirip öptürüyor bana.
Bu da ekmek kavgası işte diyorum içimden, beğenmedi bir simidi ablasıyla paylaşmayı ama ses etmedi kabullendi çaresiz.
Paylaşmak güzel, gurbeti de simidi de. Gökten üç simit düşmüş, sevene, sevilene, sevenlere. Sen hangisisin?
ŞÜKRAN UŞÇKAÇ YARGI NÜRNBERG 16 NİSAN 2014























