Rüstem, doğa aşkıyla dağ ve tepeleri, tanımayı arzuluyordu. İnsan, doğada hayat bulmalıdır, diyordu. Fakat dağların acımasızlığını, doğanın da korkunç kurallarının farkındaydı.
Bilinmezleri araştıracağım, diyordu. Gezgine çadır gerekli dendiğinde, çadırsız gitmeyeceğim. Çadır için mağazada, mavi gök yüzü ve beyaz bulutlar, çadırını yaptıracağım, dedi.
Rüstem, uzun boylu ve sportmendi. Sporculuğun avantajını kullanıyordu. Sakin ve sevecendi. Çok konuşmazdı. Kişi beden ve ruh yönüyle güçlü olmalı, diyordu.
Çadır bezini satın aldı ve ustaya götürdü. Usta bezi boyutuna göre ölçtü ve biçti. Üç tane olur, dedi. Rüstem kabul etti ve her birimiz ayrı çadırlarda kalırız, dedi. Yalnız usta bezin neresine tutuyorsa elinde kalıyordu. Bez çürümüş veya yanmış gibi bir yapıya dönüşmüştü.
Rüstem, çadır ustasıyla mağazaya gitti. Mağazanın sahibiyle, usta konuşup anlaştı. Yoksa mağazacı, bezi değiştirmeye niyeti yoktu. Rüstem tavrını koydu ve çürümüş bezi nasıl satabiliyorsun, dedi. Satıcı sesini yükseltse de usta her seferinde devreye girip olayın ileri safhaya geçmesini engelledi. Satıcı haksızdı. Rüstem yeni bezimizi verirsen gideceğiz, dedi. Bu arada mağazanın tezgâhtarı, bezin yanlış verildiğini söyledi. Çünkü dışarıda odun ve kerestelerin üzerini kıştan beri örtüyordu. Yanlışlıkla verilmiş, dedi.
Mağazada böyle bir hileli malın satılmasını doğru karşılamayan usta, sinirlendiği halde sessizce çıkıp gitti. Böylece olay daha fazla büyümeden tezgâhtarın doğruyu söylemesiyle yatıştı.
Rüstem yeni bez ile ustanın peşine gitti. Üç tane çadır dikecekti. Çadır için malzemeler hazırlanmıştı.
Gezginciler sabah erkenden, sırtlarındaki çadırla yola çıktılar. Yamaçlarda, köylülere rastladılar. Köylüler kampınızın arkasında büyük kaya olsun. Çadırın önünde ateş yakın, o zaman korkmadan uyursunuz, dedi.
Yiyeceklerini korumada zorlandılar. Kampı bırakıp tepeye çıktılar. Rüstem dağın tepesindeki havayı beğenmedi ve tekrar kampa indiler. Sağanak geldiğinde çadırda uyuyorlardı. Kayanın altına sakladıkları odunu, akşam yaktılar. Coğrafyayı öğrenirken, dünya onları belli ki unutmuştu.
Sabah olduğunda, dağın doruğuna tekrar gitmeye karar verdiler. Güneş ilk defa sevimli gülümsüyordu. Bu sevimlilikte sırtlarında çadırlarıyla, doruğu aştılar. Düz alana, kampı kurdular. Hava güneşe rağmen, yine de soğuktu. Güneş batmak üzereydi, gök yüzü hala açıktı. Bir şeyler yediler ve sabah vadiye yöneldiler.
Vadiye kadar yamaçları geçmekte zorlandılar fakat çadırları kurdular.
Çadırın önünde, yanan ateş, rahat uyumalarına neden oldu.
Hasan TANRIVERDİ






















