Bir akşamüstü, eski bir dostun sesi düştü telefonun öbür ucuna; sanki cam kırığı bir soruyla:
“Ruhumuzun kul hakkı olur mu Emine?”
Soru bir bıçak gibi değildi; daha çok, yıllardır aynı yerden kanayan bir yaranın tam üzerine konmuş serin bir parmak gibiydi.
Acıtıyor, ama aynı anda iyileşmeyi de hatırlatıyordu. Bir an sustum.
Çünkü bazı cevaplar aceleye gelmiyordu: Dil onları doğurmadan önce içeride uzun bir karanlıkta, (mantık odası) beklemelidir. Sonra, sanki kendi içimdeki birine değil de uzaktaki bir çocuğa fısıldar gibi dedim:
“Evet… vardır.”
Ve kelimeler ağırlaşarak devam etti: Bir şey seni incitiyorsa ve sen hâlâ susuyorsan,
“olsun, geçer” diye kendini avutuyorsan, gülümseyip başını eğerek yoluna devam ediyorsan…
İşte o an, ruhunun en kuytu köşesinde bir kul hakkı doğar. Çünkü hayat; artık ruhunun sancısına sabrettiğin için sana hoşgörülü davranıp ders vermez.
Ders defteri kapanmıştır. Kalem kenara bırakılmış, mürekkep kurumuş, tahta silinmiştir.
Şimdi yalnızca gösterir.
Her sabah aynı acıyla uyanışını,
Aynı sözcüklerin boğazında düğümlenişini,
Aynı kapının önünde donup kalışını…
Sana ayna gibi; usulca ama acımasızca gösterir.
Hayat tekrar etmeyi bırakır ve seyretmeye başlar. Sanki bir tiyatro sahnesinde kendi rolünü oynayan aktöre;
“Bak, işte bu sensin” der gibi.
İnsanın kaderi en çok katlandığı yerden yazılır.
Ama yazılan bu kader, bir ihanet mektubu değildir; uzun zamandır suskun kalan bir annenin gözyaşlarıyla ıslanmış son mektubu gibidir:
“Ben seni böyle görmeye dayanamıyorum artık.”
Kul hakkı dediğimiz şey, başkasının sana yaptığı kötülükten çok, senin kendine yaptığın zulmün adıdır belki de.
Başkasının bıçağıyla açılan yara kapanır;
ama kendi elinle her gün yeniden deştiğin yara
ruhun tapusuna kazınır.
Ve bir gün, o yaranın tam ortasında küçük, titrek bir alev belirir:
“Artık yeter” deme cesareti.
İşte o alev, kul hakkının ödendiği andır.
Çünkü en büyük borç, insanın kendine olan borcudur.
Vaktinde ödenmelidir.
Emine Pişiren























