Siyah Beyaz çizgili, kapşonlu sweatşörtü aldı eline, bunu mu giysem acaba? Dedi, ya doktor cızgılı giysi sevmiyorsa diye düşündü?
Olsun yine de dedi, giydi çiziliyi üstüne de ya kırmızı yelek ya da siyah, siyahı tercih etti, uyum tamdı.
Varsın doktor beğenmesindi.
Kara kuru bir kadıncıktı doktor. Şimdi sadece doktorun dudaklarından dökülen, meme-ca, üçüncü evre, kemoterapi sözcükleri vardı beyninde, uykusu kaçmış gecenin karanlık koynunda yatağında dönüp dururken. Canı cehenneme dedi kemonun da rengi kırmızı değil miydi zati damla damla damarlarına gelirken?
Sabah kalktı, ipek beyaz geceliğini sırtına geçirdi, dün akşam gönderilen beyaz güllere eliyle dokundu masadaki vazonun yanından geçerken.
Bu gün de beyaz giymeli, masum görünmeliydi çünkü. Yoksa para makinası kara gözlüklü, yaşlı adamı etkileyemez, bol limitli kredi kartı, yazlık, kışlık, kat, yat hepsi hayal olurdu.
Tepeden tırnağa bembeyaz giyindi, bir tek yüreği simsiyahtı onu da kimse görmüyordu nasılsa.
Hele bir bassın nikahı moruk, ayağıma yer ederim, gör ona neler ederim, konarım servete, nasıl olsa bir ayağı çukurda gitti gidiyor salak parababası yaşlı sevgilim, diyordu içinden.
Bu heveslerle evin kapısından fırladı ama karşıdan karşya geçemedi asfaltı, boylu boyunca kendine çarpan arabanın tekerinin dibinde yatarken.
Gece yine geç yatmıştı, rengi sapsarı gözleri kançanağı, beyni zonk zonk zonlayarak uyandı.
Bütün gün ve gece final sınavı için çalışmıştı, bedavaya çay ve kurabiye için tercih ettiği kütüphanede. Artık yazılar kara karınca gibi kaymaya başlayınca da eve dönmüştü. Davul gibiydi kafası, faturası ödenmediği için ısınmamış buz gibi odasında uyandığında.
Gerindi, esnedi, sağından soluna döndü, biraz daha yattı, açlıktan sızlayan karnı daha fazla yatırmıyordu.
Kalktı kirasını zar zor ödediği bir oda bir ara, kot zemin evinin mutfağına gitti, masanın üstünde dünkü bayat ekmeğin yarısı duruyordu, rengi sarıydı ekmeğin de gencin de, başı dönüyor, gözünün önü kararıyordu.
Ballı ihalelerini düşündü, akşamki ziyafette yediği ağır yemeklerle dolu midesini ovarken. İlgilisine baklava kutusuna kamufle edilmiş rüşveti de vermiş, ülke dışındaki hesaplarına da yemyeşil dolarları göndermişti işte. Usulüne uygun, yasaya uygun ama ahlaka uymayan, haram ihale paralarını da devletten alır lüpletirdi bi güzel. İlk fırsatta da karadonlu beytullaha yapacağı bir umreyle pirüpak olurdu nasılsa.
On yıllık el örğüsü mavi kazağını giydi, beyaz atkısını doladı boynuna, ders notlarını koyduğu kırmızı klasörünü eline aldı, cüzdanından kimliğini ve toplu taşıma kartını son kez kontrol etti, ailesinin zar zor gönderdiği harçlığından kalan son bankınota baktı korkarak, yerindeydi para, düştü okulunun yoluna, ha ince ve kıvrımlı botokssuz güzel dudaklarına da montunun cebinden çıkardığı pembe rujunu hafifce sürmeyi ihmal etmedi. Pespembe gülümsedi doğan güne ve sabahın el değmemiş o umut dolu havasına. Okul çıkışı da yarı zamanlı çalıştığı büroya gidecekti daha, rengi solan spor ayakkabıları adımlıyordu kara taşlı kaldırımı.
İnsan sayısı kadar öykü vardır, biter mi anlat anlat, renk renk, katman katman? Yeter artık, bu günlük bu kadar kafanızı şişirip daha fazlasını anlatmayım.
Şükran Uçkaç Yargı Sazsızozan
9 Ocak Ankara






















