Bir zamanlar duvarları belirgin, rolleri yazılı olmayan ama herkesçe ezberlenen bir sahne vardı. Aynı masada oturulur, aynı sessizlik paylaşılırdı. Bugün o masa hâlâ duruyor belki ama sandalyeler yer değiştiriyor, bazen eksiliyor, bazen de hiç kimse gelmiyor. Aile artık sabit bir yapıdan çok, zamana tutunmaya çalışan bir hatıra gibi.
İnsana biçim veren ve koruyucu bir kabuk olan aile önceden, bin bir emekle dokunmuş bir halı gibiydi. Her birey bir ilmik, her kuşak bir desendi. Yanlış bir düğüm atılsa bile halının bütünlüğü bozulmaz, kusur motifin içinde kaybolup giderdi. Modern zamanın keskin makası, o sıkı dokunmuş halıyı çözüp rengarenk ipliklere ayırdı. Şimdi her birimiz kendi ipliğimizle gökyüzüne uçurtmalar yapıyoruz.
Bağlar artık mecburiyetin ağır yününden değil, seçilmiş özgürlüklerin ince ipeğinden örülüyor. Bu yeni doku daha hafif, daha renkli, fakat rüzgâr sertleştiğinde eski ilmiklerin o sarsılmaz ağırlığını özletiyor.
Evvelden aile, soyadının gölgesinde yürüyen bir kaderdi. Kim olduğumuz, nereden geldiğimiz ve nereye ait olduğumuz bu küçük toplumsal hücrenin içinde belirlenirdi. Şimdi ise aidiyet, bir coğrafyadan çok bir his hâline geldi. Aynı evde yaşayıp birbirine uzak olanlar ile farklı şehirlerde yaşayıp aynı duyguda buluşanlar çoğaldı.
Anne, baba, çocuk… Ailede bu kelimeler hâlâ kullanılıyor ama anlamları sabit değil. Roller, kesin çizgilerle değil, müzakereyle, bazen sessiz bir pazarlıkla kuruluyor. Otorite yerini kırılganlığa, kesinlik yerini belirsizliğe bırakıyor. Aile artık bir düzen değil, sürekli yeniden yazılan bir metin.
Göç, çalışma hayatı ve şehirlerin yorucu temposu aileyi mekândan kopardı. Ev, bir sığınak olmaktan çok bir geçiş alanına dönüştü. Valizler dolaplardan daha görünür, vedalar, karşılaşmalardan daha sık yaşanır oldu. Birliktelik, fiziksel yakınlıktan çok zihinsel bir çabaya dönüştü. Aile, uçucu hatıraların ev sahibi olmaktan çıkıp, somut bir mirasın koruyuculuğuna evriliyor.
Günümüzün olmazsa olmazı haline gelen dijital ekranlar, aileyi birbirine bağlayan görünmez ipler gibi. Aynı zamanda mesafeyi de çoğaltıyorlar. Aynı odada farklı dünyalara bakan gözler var artık. Sessizlik eskisi gibi dingin değil; içinde bildirim sesleri, yarım kalmış cümleler taşıyor.
Büyüklerin gölgesi, küçüklerin sığınağıydı, zaman o ağacın halkalarında ağır ağır birikir, sevgi ve saygı reçine gibi gövdeden sızarak herkesi birbirine yapıştırırdı. Şimdi o dev çınar, saksılarda yaşayan, her biri kendi güneşine uzanmaya çalışan zarif fidanlara bölündü. Kökler artık toprağa değil, uçucu frekanslara tutunuyor.
Yaşlılık ise ailenin en sessiz aynası. Bir zamanlar kalabalık olan evlerin yavaşça susması, dönüşümün en görünür hâli. Bakım, sorumluluk ve sevgi artık yalnızca aile içinde değil, toplumun vicdanında da sınanıyor. Aile, burada toplumsal bir soruya dönüşüyor.
Bu dönüşümün içinde yas da var. Kaybolan ritüellerin, unutulan bayramların, bir daha aynı şekilde kurulamayacak sofraların yası. Ancak her yas, aynı zamanda bir yeniden kurma ihtimali taşıyor. İnsan, eksilenle yaşamayı öğrendikçe, yeni bağlar kurmanın yollarını da keşfediyor.
Aile kaybolmuyor ama biçim değiştiriyor. Kökleri toprağa bağlı devasa bir anıt olmaktan çıkıp, gökyüzünde bir anlığına parlayıp sönen ışık hüzmelerinden örülü bir seraba dönüşüyor. Bir duvardan diğerine asılan eski bir fotoğraf gibi, yeni anlamlara taşınıyor. Kırılgan, eksik ama hâlâ vazgeçilmez. Çünkü insan, ne kadar bireyselleşirse bireyselleşsin, bir yerlerde “biz” demeye ihtiyaç duyuyor.
Sperm bankaları, süt bankaları, taşıyıcı annelik gibi biyogenetik unsurlar ve mimarideki ayrışma gibi sosyolojik pek çok değişim de , aile kurumunu sarsıyor. Her geçen gün muğlak ve değişik türde aile tanımları gündeme geliyor.
Bu dönüşüm sadece bir kayıp hikâyesi değil. Geleneksel kalıpların çözülmesi, yeni dayanışma biçimlerini de mümkün kılıyor. Seçilmiş aileler, dostlukla örülen bağlar ve kan bağı olmadan kurulan sorumluluklar ortaya çıkıyor. Aile, biyolojik olmaktan çok duygusal bir karar hâline geliyor.























