BİR LİRALIK UTANÇ…
Dün bir marketteydim. Kasiyer, sıradan bir alışkanlıkla sordu: “Poşet ister misiniz?” Aldıklarım birkaç parça ufak tefek şeydi;
“Hayır, teşekkür ederim,” dedim. Lakin bazen insanın verdiği küçük kararlar, sırtında büyük pişmanlıklar doğururmuş. Elimdeki o cılız poşet, yükü kaldıramadı ve sessizce yırtıldı; tıpkı kırılan umutlar gibi…
Yeniden bir poşet rica ettim ve cebimdeki son elli kuruşu uzattım. Yanımda nakit yoktu, önceki alışverişimi kartla yapmıştım. Kasiyer dudaklarından dökülen o soğuk cümle buz kesti içimi!
“Bir lira lütfen!”
Şaşkınlıkla,
“Neden? İki poşet almadım ki?” diyebildim.
Kasiyerin yüzündeki o donuk bakışta zamların gölgesi vardı:
“Zamdan haberiniz yok sanırım…”
İçimde bir yerlerde bir tel koptu.
“Poşete kadar da mı zam yapıldı!” diye serzenişte bulundum.
Ardımda sırada bekleyenler bıyık altından gülüyorlardı. Öfke ve utanç karışımı duygularlaydım.
O an, koca bir marketin ortasında, yerde görsek eğilip almayacağımız bir liraya muhtaç kalmış, rehin düşmüştüm.
Utanç, bir alev gibi sardı yüzümü.
Nihayetinde içeri girip başka bir ürünü kartımla alarak bu düğümü çözdüm ancak aklımda tek bir soru kaldı:
“Acaba o an asıl utanması gereken ben miydim?”
”Fakirliğin en acısı; paranın yokluğu değil, haysiyetin bir madeni paraya sığdırılmaya çalışılmasıdır.”
İnsan, var olduğu günden beri beğenilmek ve takdir edilmek için her şeyi göze alıyor; ta ki seçilene, o koltuğa kurulana kadar… Özellikle ülkeyi yönetenlerin, verdikleri sözleri tutmadıklarında halkın gözünde nasıl küçüldüklerini görmek yaralıyor ruhumuzu. Oysa tarih, sadece sarayları değil, bıraktıkları saygınlıkla gönüllere taht kuranları yazar.
Japonya’da Buda’nın öğretileri asırlardır neden dipdiri? Hindistan’ın babası Gandi, bir lokma bir hırka ile halkının kalbinde nasıl devleşti? Arjantin’in efsanesi Madame Peron neden unutulmadı? Selçuklu ve Osmanlı hükümdarlarının isimleri, bugün dahi neden birer onur nişanı gibi taşınıyor? Bu soruların cevabı, şahsi menfaatlerde değil, halka adanmış ömürlerdedir.
Bana dünyanın en saygın liderlerini sorsalar, aklıma iki Mustafa gelir:
Biri;
Kalplerin rehberi Hz. Muhammed Mustafa, Diğeri;
Yok olmaya mahkum olacak bir ulusun kaderini yeniden yazdırıp o ulusu tek bayrak altında yeniden toplatan Gazi Mustafa Kemal…
.
Tam da bu noktada, Selçuklu tarihinden süzülüp gelen bir hikâye düşüyor aklımın eşiğine.
…Vaktiyle bir Selçuklu sultanı, adalet ve imarla örülü muazzam bir yönetim kurmuştu. Her yanda kervansaraylar yükseliyor, medreseler ve şifahaneler halkın yaralarını sarıyordu. Sultan, halkın nabzını tutmak için gizli heyetler kurmuş; iyiliği, bilgiyi ve emeği ödüllendirmeyi kendine şiar edinmişti.
Bir gün vezirleriyle hasbihal ederken sultan şöyle der:
“Sadece olumsuzluklar üzerine inşa edilen bir gelecek, yıkılmaya mahkûmdur. Bir ülkedeki tüm hırsızları assanız bile bu o ülkenin ahlakını ve refahını yükseltmez. Kötülükle savaşırken bir yandan da iyiyi, güzeli ve kalıcı olanı üretmelisiniz.”
Bir vezir boynunu büküp sordu:
“Haşmetli sultanım, siz ki dünyada eşsiz bir bilgesiniz. Bunca eser bıraktınız, lakin bazı nankörler hâlâ aleyhinizde konuşuyor. Onlar için ne düşünürsünüz?”
Sultan, yüzünde vakur bir tebessümle cevap verdi:
”Halkın ağzını torba gibi büzüp onları susturmak bir hükümdara yakışmaz. Bizim görevimiz, ne söylenirse söylensin doğruyu yapmaya devam etmektir. Sözler rüzgâra kapılıp gider, lakin yükselen eserler çağlar boyu insanlığa hizmet eder. Kalıcı olan, gök kubbede hoş bir sada bırakmaktır.”
Bugün, zamlar karşısında eriyip pul olan maaşlarımızı düşünürken, kapımızı eski ve tutulmamış vaatler çalıyor. Şimdi sorarım size: Asıl önemli olan, rüzgârın önünde savrulan o süslü vaatler mi, yoksa fırtınaya göğüs gerip inşa edilen gerçek eserler mi?
Ne dersiniz?
Emine Pişiren























