Beyaz yalan söyledim, diyen her insanı gülümseyerek dinliyorum.
Zira yalanın ne beyazı vardır, ne de pembesi. Bugüne kadar gördüğüm tek şey; yalanın yalanı savunduğudur.
Seni ne zaman avladım biliyor musun?
Hani, dün sana telefon açtığımda, “neredesin?” Diye sormuştum, “evdeyim bir yere gitmeyi de düşünmüyorum,” demiştin.
Oysa sana o dakika telefon açtığımda bir AVM ‘nin kafesinde hiç tanımadığım biriyle bira içiyordun.
O kişinin ağzının içine öyle girmişti ki bakışların beni görmedin bile. Oysa başını kaldırmış olsaydın tam karşındaydım.
Birkaç gün sonra beni aramıştın:
“Bugün bir programın yoksa birlikte vakit geçirelim mi?” Diye sorduğunda;
“Benim boşluk doldurmak için beni arayan yalancılara ayıracak vaktim yok,” yanıtını yüzüne vurmuş, seni gördüğüm o günü üzerinde ki kıyafete kadar söylemiştim.
Öyle basitleşmiştin ki;
“Kızacağını bildiğim için küçük bir yalan söyledim, bu kadar büyütmenin anlamı yok.”
Daha fazla uzatmamıştım sözü. Gerek de yoktu zaten. Basit biriyle iki sözcük dahi cömertlikti.
Balzac’ın şu sözünü çok beğenirim:
“Yalancılık bir meslek dalı olarak ilan edilmeli. Çünkü çok fazla yalancı var.”
Yalanın bahaneleri, çünküleri oldukça fazladır.
Çünkü yalan yalanın ayıbını örter.
Çünkü her kötülüğün atası yalandır.
Yalanın en kötü yan etkisi güven duygumuza zarar verip onu öldürmesidir.
Onurlu insan güvenmediği biriyle ne arkadaş, ne dost, ne sevgili olabilir.
Ve son noktayı koyalım:
Yalancının vicdanı yoktur.
Emine Pişiren/Akçay























