Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

21 Yüzyılında İlk Çeyreğinde Genişleyen ve Genleşen Emekçi Kavramı

Asım SES

04 Mayıs 2014 00:03

Yorum Yapılmamış

Tüm gelişmiş ekonomilerle birlikte Türkiye’nin de hızla ekonomik altyapısının ve buna bağlı olarak sosyal yapısının hızla değişmeye başladığı 1980’lerin ortasından itibaren, aslında “emek ve emekçi” kavramı da, bilindik 19.yy emek kavramından farklılaşmaya başlamıştır.18.yy da zanaat üretiminde kitlesel üretim olan imalathanelere geçen Batı, maden ve imalathanelerin ihtiyacı olan işçiyi öncelikle köyden kente göçenlerden karşılamaya başlamışlardır. “Özgürleşen” köylü (self) kentte, yeme-içme, barınma ihtiyacını emeğini satarak karşılar olmuştu. Kente özgürlüğün bedeli diğer işçilerle rekabet ederek, patronla “kıran karana” pazarlıkla emeğini üretimin hizmetine sokmaktı. Yani artık emek üretim araçlarının mütemmim cüz bir parçasıydı artık…

Devlette artık, feodal beylerin konfederasyonundan milli devletlere doğru evriliyor; devletlerde güç, geniş topraklara hükmeden imparatorluklardan sanayileşen emperyal milli devletlere doğru kayıyordu. Ve devletlerin yönetimi ya “tam rekabet ortamında” güçlenen kapital sınıfının eline geçiyordu (cumhuriyetler) veya krallar ve imparatorlar feodal beyler yerine bu yeni sınıfla iktidar paylaşımını kabullenmek zorunda kalıyordu. Yerel ve uluslar arası ilişkiler de bu yeni yükselen sınıfların çıkarları doğrultusunda şekilleniyordu.

Buhar gücünden sonra mekanik üretim teknolojilerinin, elektrik ve petrole dayalı enerji ile daha pratik ve kullanışlı hale gelmesiyle teknolojik atılımların da hızlanması sonucu yeni teknolojilerde kaba kol gücünün yanında emeğin eğitilmesinin de önemi artmaya başlıyor 19.yy sonlarına doğru. Emeğin eğitiminin ise “patron”un üstlenmek istemediği bir maliyetti. Yeni rekabet şartlarında, sermayedar sınıfın tek başına çözemediği sorunlar (emeğin eğitimi, işçilerin örgütlenmeleri, çalışma saatlerinin ve koşullarının düzenlenmesi, sosyal (güvenlik) hakları) zamanla merkezi yönetimin sırtına yükleniyordu. Çünkü sermaye ve işçi sınıfının çatışması devletleri içeride zayıflatırken, silaha ve savaşa dayalı milli sınırlar dışındaki ekonomik hammadde ve kaynaklara ve pazarlara ulaşmadaki uluslar arası “sıcak savaşa” dayalı rekabeti de olumsuz etkiliyordu. 19.yy yılın son çeyreğinde çalışma yaşamını düzenleme ve işçiler lehine sosyal güvenlik sistemini oluşturmaya dönük yasal düzenlemeler yapılmaya başlıyor artık…

Sanayileşmiş ülkelerin rekabeti (özellikle Fransa ve İngiltere) Avrupa’da uzun savaş yıllarının yaşanmasına neden oluyor. Bu savaşlar özellikle I. Dünya Savaşında (1914-1918) kitleselleşmiş ve savaşlar, cephe savaşlarından sivilleri ve sanayi yatırımlarını da hedef alan satıh savaşlarına dönüşmüştür. I. Dünya Savaşının galibi devletler dışarıda klasik imparatorlukları parçalarken (Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi) içeride de bu “satıh” savaşından etkilenen geniş kitlelerin (emekçi) savaş karşıtı eylemleri ile baş etmek zorunda kalmışlardır. Savaşın ardından gelen 1929 Ekonomik bunalımı ve hemen ardından yaşanan II. Dünya Savaşı merkezi devletleri, artık çalışma yaşamının “tarafsız aktörü” olmaktan çıkarmış, çalışma yaşamının üçüncü bir tarafı haline getirmiştir. Çünkü II. Dünya Savaşı artık sadece orduların imhası üzerine değil aynı zamanda ekonomilerin (sanayi tesislerinin) imhası üzerine de yürütülmüştür. Savaşı kazanan ülkeler de ekonomik olarak büyük kayıplara uğrayan ülkelerdi. Tek istisna ülkesinde savaş yaşamayan ABD’ idi.

İki dünya savaşının yarattığı savaş teknolojisi aynı zamanda ekonomik alanda yeni teknolojilerin de kullanılmasına da öncülük etmişti. Fizik ve kimya alanındaki teoriler (nükleer enerji, radyo dalgaları, elektrodinamik, bilgisayar) günlük yaşamda kullanılmaya başlamıştı. Kitlesel seri üretim, üretimin örgütlenmesi ve üretimden tüketime tüm aşamaların yönetimini artık 19.yy teknik ve bilgiden daha fazlasını gerektiriyordu.

İktisat yanında iktisat bilgisinin içinden doğan işletmecilik bilgisi de önem kazanmaya başlamıştı. Bazı ülkelerde ve sektörlerde biriken sermayenin ihtiyacı olana kiraya verilmesi veya işletmelerin dış kaynak ihtiyacı için doğrudan hisse satışları finans ve hisse senedi piyasalarını ve bu işlemlerin gerçekleştiği borsaların gelişmesini sağlamıştı.

Bu süreç kol gücünü kiralayan işçiler yanında beyin gücünü kiralayan yeni bir sınıfın da doğmasına (beyaz yakalılar, girişimciler) neden olmuştu. Bu dönemde sermaye, reel sektör (üretim) ve finans sektörü olarak ayrılmaya başlamıştır. Bu ayrım aynı zamanda yeni girişimci sınıfın doğmasına ve reel ve finans piyasalarına girmelerini kolaylaştırmıştır.

20.yy son çeyreğinden itibaren gelişen otomasyona dayalı üretim teknolojisi ve bilgi teknolojisindeki gelişmeler emek kavramını ve emekçinin niteliğini de değiştirmeye başlamıştı. Artık günümüzde takip etmekte bile zorlandığımız otomasyon ve bilgi teknolojisindeki gelişmeler ve teknolojinin, bilginin ve sermayenin ulusal sınırlar dışına taşması klasik emek-sermaye, işçi-patron çıkar çatışması da değiştirmişti. “Patron” artık elle tutulur, gözle görülür bir nesne olmaktan çıkmış, elektronik ve network ağlarının sarmallarında kaybolmuştu. Bu dönemde Ve fakat yeni yeni “milli devletler” oluşmaya devam etmiş son 50-60 yıl içinde milli devlet %50 artmıştı.

Milli devlet yöneticileri, nesnel emek (küreselleşemeyen emek) ile sanal patronlar (küreselleşen sermaye) arasında kalmış; yeni teknolojilerin dayattığı üretim-tüketim örgütlenmelerinin yarattığı işçi işveren sorunlarının direk tarafı olmuştur. Küreselleşen sermaye karşısında emek tabanı da genişlemiş, işçi, memur, esnaf, beyaz yakalı hizmetli, KOBİ sahip ve yöneticileri emekçi kavramının içine dâhil olmuşlardır, pek de fazla farkında olmadan… Küreselleşme sayesinde üretim, tüm dünya emekçilerinin tüketimine sunulurken, gelir dağılımını da küresel ölçekte daha da adaletsiz hale getirmiştir. Küresel tüketime yönlendirilen emekçi kesimler, bu tüketimi, göreceli artan gelirleri ile karşılayamadıklarından, kolay borçlanma teknikleri ile karşılamak zorunda kalmışlardır (Tüketici kredileri, kredi kartları vs).

Küresel sermaye ile yerel emekçi kitlesi arasında sıkışan gelişmiş, gelişmemiş, az gelişmiş “milli devletler”, üretimin bir faktörü olmanın yanında en büyük tüketici de olan emek kesiminin taleplerini (yeme-içme-barınma, çalışma koşulları, sosyal haklar ve en önemlisi adil gelir dağılımı), küresel piyasalardan elde ettikleri fonlamalarla (yabancı sermaye) ve yine küresel sermayenin dolaylı veya doğrudan kontrolünde olan kitlesel üretimin tüketilme sunulması ile yaratılan göreceli refah artışı ile karşılamaya çalışıyorlar. Bu sorun henüz ne gelişmiş ülkelerle ne de gelişmekte olan ülkelerde çözülebilmiş değildir.

03.05.2014

Okunma Sayısı: 86
Kategori: Asım SES

Yazarın Diğer Yazıları

Etnik Ve Cihatçı Terör Demokrasinin Yüreğini Hedefliyoır

Bugün (15.03.2016) basında, 13 Mart Kızılay katliamında yaşamını yitiren teferruat yaşamlardan dram öyküleri yer almaya...

Siyaset Konuşmaları Birinci Toplantısı Gerçekleşti

Dün gece (16.03.2016) “Siyaset Konuşmaları” ilkini gerçekleştirdik. Bakırköy Belediyesine ve Tiyatrolar Müdürlüğüne İSBFMEZDER olarak bir...

Oporotnist Demokrasi Lanetlesi Terör Üzerine

Parlamentarizmle ilgili en vurucu tespiti eski AYM Başkanı Haşim Kılıç yaptı: “Parlamenter sistemi işleyemez hale...

2016 Yılının 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü Üzerine

İdeallerimiz, yaşamın pratiğinde, vicdanlarımızın empati yeteneğinin gelişmesiyle ayakları yere basar duruma geldikçe, törelerle ve geleneklerle...

İş Etiği-Kamuda Etik-Siyaset Etiği Sertifika Proğramı Üzerine

Cumartesi ve Pazar günü (05-06.03.2016) 1984 mezunlarımızdan Dr. Bülent Balkan’ın eğitimini verdiği “İş etiği, Kamuda...