Annemin Dilinde Bir Ömürlük Yalnızlık: “Ben Alışığım Yarlı Yarsız Yatmaya…”
Bazen bir annenin dilinden dökülen tek bir cümleye koca bir ömür sığar. Yıllar geçer, zaman yaraların üzerini örter sanırız. Oysa bazı sözler vardır ki insanın hafızasından hiç silinmez. Yıllar sonra bile bir yerlerden çıkıp gelir, geçmişin kapısını aralar ve bize unutulduğunu sandığımız yaşanmışlıkları yeniden hatırlatır.
Annemin sık sık söylediği, söylerken de sesine sitemle karışık bir kabulleniş sığdırdığı bir söz vardı:
“Ben alışığım yarlı yarsız yatmaya, yar alışık beni atıp gitmeye…”
Gençken insan, bir cümlenin içine ne kadar çok şey sığabileceğini anlayamıyor. Hayatın içinde yürüdükçe, insanların hikâyelerine tanıklık ettikçe ve yılların geride bıraktığı izleri fark ettikçe anlıyor. Bazen birkaç kelime, anlatılmamış bir ömrün bütün yükünü taşıyor.
Annem bu sözü nereden duymuştu, kimden öğrenmişti, bilmiyorum. Belki birinden işitmişti, belki de yaşadıklarının içinden süzüp çıkarmıştı. Bildiğim bir şey var: Bu söz, annemin hayatında karşılığını bulmuştu. O cümleyi her söyleyişinde, kendi ömründen bir parçayı dile getiriyordu sanki.
“Yarlı yarsız yatmaya alışmak…”
İnsanın canını en çok yakan şeylerden biri de budur belki: Hayatında bir eşi olduğu hâlde yalnız kalmak. Birinin varlığında yokluğunu yaşamak. Aynı evin içinde bulunup aynı hayatı paylaşamamak… Yanı başındaki insanın nefesini duyarken gönlünün sana uzak olduğunu hissetmek.
Çünkü bazen bir insanın varlığı, yalnızlığını gidermeye yetmez. Aksine, onun yanında yaşanan yalnızlık, insanın içine daha derinden işler.
Annemin hayatında bir “yar” vardı. Babam çapkındı; gönlü de zihni de evde durmazdı. Annem, yanı başındaki adamın yokluğuyla sınandı yıllarca. Evliliği vardı ama bu evlilik, onun yalnızlığını gidermeye yetmiyordu. Sonunda babam çekip gitti.
Annemin yıllarca dilinden düşürmediği o söz, böylece yalnızca bir cümle olmaktan çıktı. Bir kadının evlilik çatısı altında yaşadığı yalnızlığın, karşılıksız bekleyişin ve terk edilişin ifadesine dönüştü.
Belki annem bu sözü söylerken yalnızca sitem ediyordu. Belki de yıllar içinde değiştiremediği bir gerçeği anlatıyordu. Çünkü insan bazen hayatın kendisine sunduklarını değil, elinden alamadıklarını taşımayı öğreniyor.
Alışmak dediğimiz şey her zaman kabullenmek değildir. Kimi zaman insanın başka çaresi kalmadığında geliştirdiği sessiz bir dayanma biçimidir. Dışarıdan bakıldığında alışılmış gibi görünen bir hayatın içinde, kimsenin bilmediği kırgınlıklar ve söylenememiş sözler birikebilir.
Bugün dönüp baktığımda, annemin bu sözünü yalnızca geçmişten kalan bir hatıra olarak görmüyorum. O cümlenin içinde bir kadının yaşadıklarını, içine attıklarını ve belki de kimseye tam olarak anlatamadıklarını görüyorum.
Bir insanın yanında olup da onun yalnızlığını fark etmemek, belki de ona yapılabilecek en derin haksızlıklardan biridir. Çünkü yalnızlık her zaman kapalı bir kapının ardında, tek başına geçirilen gecelerde yaşanmaz. Bazen insan, en çok yanında olması gereken kişinin yokluğunda yalnız kalır.
Sözler yazıya geçirilmediğinde, hatıralar anlatılmadığında zamanla silinip gidebilir. İnsanlar aramızdan ayrılır, sesleri hafızamızda giderek uzaklaşır. Onlarla birlikte bazı cümleler de unutulmaya yüz tutar.
Ben annemin sesinde yaşamış bu cümlenin unutulmasını istemiyorum.
Çünkü bazen bir annenin dilinden dökülen bir söz, yalnızca kendi hayatını anlatmaz. Kendisinden sonra gelen kuşaklara da bir şey bırakır: Bir insanın yaşadıklarını anlamayı, söylenen sözlerin ardındaki sessizliği duymayı ve sevdiklerimizin yanındayken gerçekten onların yanında olmayı…
Belki bir gün bu satırları okuyan biri, hayatında bir eşi olduğu hâlde yalnız bırakıldığı günleri hatırlayacak. Belki bir başkası, sevdiği insanın yanında bulunmanın, gerçekten onunla olmak anlamına geldiğini düşünecek.
Belki de bir evladın, annesinin yıllar boyunca tekrarladığı bir sözü ilk kez başka bir gözle anlamasına vesile olacak bu satırlar.
Çünkü insan bazen yalnızlığı tek başına kaldığında değil, en yakınında olması gereken kişi tarafından yalnız bırakıldığında öğrenir.
Annemden bana kalan bu sözün içinde bir ömür var. Ben o ömrün bütün ayrıntılarını bilmiyor olabilirim. Ama onun sesinde taşıdığı duyguyu, yıllar geçse de unutulmasını istemediğim kadar iyi hatırlıyorum.
Annemin dilinde bir ömürlük yalnızlık vardı. Ben de o yalnızlığın sesini, bir hatıra ve gelecek kuşaklara bırakılmış bir emanet olarak yazıya geçiriyorum.















