Ceviz kurdunun hikâyesiyle başlamak istiyorum…
Bir ceviz kurdu, kabukta açtığı küçücük bir delikten cevizin içine girer. Lezzetli içiyle beslendikçe doyar, rahatlar ve giderek şişmanlar. Doyup dışarı çıkmak istediğinde ise artık aynı delikten sığamaz.
İçini tükettiği ceviz zamanla kurur, sertleşir. Deliği büyütmek imkânsızdır. Kurtçuk, dışarı çıkabilmek için yeniden zayıflamayı beklemek zorunda kalır. Günlerce aç kalır, eski cılız hâline döner ve sonunda delikten çıkar.
Ama artık çok geçtir…
Mevsim bitmiş, eski bolluk geride kalmıştır.
Hayatta da böyledir.
Hırs, insanı çoğu zaman sahip olduklarıyla besler; sonra da sahip olduklarının içinde hapseder.
Hırslı, haris ve bu uğurda körleşmiş, sağırlaşmış insanlardan uzak durmayı bilmek gerekir. Ne yazık ki onlar hep olacak. Önemli olan, onları gördüğünüz anda mesafenizi koyabilmek… Asla bu hırsı desteklememek… Merhametin, iyi niyetin ve emeğin sömürülmesine “dur” diyebilmek.
Makam, mevki, unvan ve koltuk sevdası geçicidir.
Koltuktan güç almak isteyenin, sürekli bir “title” peşinde koşanın hırsı aslında çoktan başlamıştır. Oysa önemli olan şudur:
Sen koltuğa değer kattığın sürece varsın.
Eğer koltuk sana değer katıyorsa, o koltuk gittiğinde geriye koca bir “hiç” kalabilir.
Hayat biraz da hancı ve yolcu hikâyesi gibidir. Yolcular gelir, geçer. Hancı ise yerindedir. Asıl güç; kimseden değil, kendinden güç alabilmek, kimseyle uğraşmadan, kimsenin yerini hedeflemeden, kendi emeğin ve itibarınla ilerleyebilmektir.
Bazen aynanın karşısına geçip kendimize sormamız gerekir:
Ben ne yapıyorum?
Ne için yapıyorum?
Sonrasında ne olacak?
İçimdeki “hep bir yerde olmalıyım” isteğinden, kıskançlıktan ve “hep ben” duygusundan ne kadar uzaklaşabiliyorum?
Sırf kendimi ispatlamak için davet edilmediğim yerlere girmeye, kendimi davet ettirmeye, görünmek için türlü türlü oyunlar kurmaya çalışıyor muyum?
Ve en önemlisi…
Bunu kendi iç sesime dürüstçe itiraf edebiliyor muyum?
Bazı insanlar için bu sorgulama mümkün değildir.
Çünkü hırslarından arınamazlar.
Geçmişten bugüne; koltuk, makam, mevki, eş, dost, statü… Her konuda ön planda olmak için türlü türlü oyunlar oynandı. Ama hayatın sonunda çoğu zaman değişmeyen bir gerçek vardır:İyi niyet, emek ve gerçekten hak eden; er ya da geç kazanır.
Bir de şu “hilal ve yıldız” hikâyesi geliyor aklıma…
Gökyüzünde herkese yer var.
Siz, bir başkasının ışığını kendi ışığınızdan fazla görüp kıskançlıktan kararırsanız, sorun gökyüzünde yer olmaması değildir. Sorun, kendi ışığınızı görmeyi unutmanızdır.
Hepimize yetecek kadar yer var.
Kimse başkasının yerinden, makamından ya da koltuğundan korkmasın.
Çünkü hak edenler vardır, etmeyenler vardır.
Ve gerçekten hak ediyorsanız, istediğiniz yere gelmek için başkasının yolunu kesmenize, oyunlar kurmanıza, insanları kullanmanıza gerek yoktur.
Bugün toplumun en büyük yaralarından biri de bu değil mi?
Herkes bir yerde olmayı kendine hak görüyor.
Oysa mesele sadece “bir yerde olmak” değil…
O yere nasıl geldiğiniz, orada ne ürettiğiniz, kime fayda sağladığınız ve ayrıldığınızda arkanızda ne bıraktığınızdır.
Çünkü makamlar geçer. Koltuklar değişir. Unvanlar unutulur.
Ama karakteriniz, emeğiniz ve insanlara bıraktığınız iz kalır.
Ve belki de en büyük makam, hiçbir koltuğa ihtiyaç duymadan saygı duyulan biri olabilmektir.














