Toplumlar bir gecede değişmez. Sessizce atılan küçük adımlar, fark edilmeyen kırılmalar ve zamanında sorgulanmayan kararlar, yıllar sonra herkesin hayatını etkileyen büyük sonuçlara dönüşür. Bugün yaşadıklarımızı anlamak için sadece bugüne değil, dünün izlerine de bakmak gerekir.
Adım adım ilerleyen bir değişimin tam ortasındayiz. Fakat sürüklendiğimiz tablonun farkında olanların sayısı ne yazık ki yeterli değil. Olayların ciddiyetini kavramakta zorlanıyoruz. Kişisel beklentilerin, günü kurtarma çabasının ve bireysel hesapların çok ötesinde bir süreçten geçiyoruz. Artık “ama”, “fakat”, “lâkin” demenin de pek bir anlamı kalmadı.
Senden, benden, bizden ya da onlardan… Hepimiz aynı algı ikliminin içinde yaşıyoruz.
Yönetenler ve yönetilenler arasında güven duygusu zedelendiğinde, alınan kararların doğruluğuna olan inanç da azalıyor. Kapalı kapılar ardında alınan kararlar, toplumun şeffaflık bekle ntisini karşılamıyor. Baskı ve korkunun olduğu yerde sağlıklı bir yönetim kültürü oluşmaz. Eğrinin doğru, doğrunun yalan gibi gösterildiği; güven duygusunun aşındığı bir ortamda ise toplumun ilerlemesi mümkün değildir.
İleriye bakabilmek yalnızca bilgiyle değil, geçmişten ders çıkarabilme becerisiyle de mümkündür.
Geçmişe dönüp baktığımızda bazı kırılma noktalarını bugün daha net görebiliyoruz. Öğrenci Andı’nın kaldırılması yıllarca tartışıldı. Kimileri bunu demokratikleşme adımı olarak değerlendirdi, kimileri ise ortak değerlerin zayıflaması olarak gördü. Üniversitelerde rektör belirleme yönteminin değişmesi de benzer şekilde liyakat ve akademik özerklik tartışmalarını beraberinde getirdi. 2017 anayasa değişikliğiyle Cumhurbaşkanının siyasi parti üyeliğinin önünün açılması ise yürütme sistemine ilişkin farklı değerlendirmelere neden oldu.
O günlerde yaşanan gelişmeler belki herkes tarafından aynı önemle değerlendirilmedi. Bugün ise birçok kişi geçmişte alınan kararların bugünkü sonuçlarını sorguluyor. Anadolu’nun o meşhur sözü belki de tam burada anlam kazanıyor: “Sarı öküz gitti.” Çünkü bazen büyük değişimler tek bir olayla değil, birbirini takip eden küçük adımlarla gerçekleşir.
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Seçimle gelen herkes, görevine başladıktan sonra temsil ettiği siyasi kimliğin ötesinde, bütün toplumun yöneticisi olabilmelidir. Bir belediye başkanı, kendisine oy verenlerin olduğu kadar vermeyenlerin de başkanıdır.
Aynı ilke, devletin bütün üst makamları için de geçerlidir. Tarafsızlık, adaletin en güçlü teminatlarından biridir.
Bugün ise herkes konuşuyor, herkes yazıyor. Ancak konuşanların ne kadarı gerçekten ülkenin geleceğini düşünüyor? Kişisel hırslar, makam beklentileri, rant hesapları ve kısa vadeli çıkarlar; ortak aklın önüne geçtiğinde toplumun kaybettiği gerçeği çoğu zaman unutuluyor. Oysa çalınan kapının bir gün kendi kapımız olabileceğini hesaba katmak gerekir.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yalnızca kendi dönemini değil, geleceği de okumaya çalışıyordu. Devletin kurumlarının güçlü kalmasının önemini, kişilere değil ilkelere dayanan bir yönetim anlayışının gerekliliğini her fırsatta dile getirdi. Aradan geçen yıllar, bu uyarıların hâlâ tartışılıyor olmasının tesadüf olmadığını gösteriyor.
Ekonomik tablo ise toplumun en ağır yüklerinden biri hâline geldi. Kira bedellerinin gelirleri aşması, alım gücünün düşmesi, gençlerin gelecek kaygısı ve emeklilerin yaşam mücadelesi artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir meseleye dönüşmüş durumda.
Geçmişi bilmeden bugünü anlamak, bugünü anlamadan da geleceği öngörmek mümkün değildir.
Herkesin bir fikri var. Asıl mesele, fikrin bilgiyle beslenmesi; eleştirinin çözüm üretmesi; farklı düşüncelerin ise ortak bir gelecek idealinde buluşabilmesidir. Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca güçlü liderler değil, güçlü kurumlar, adalet duygusu ve birbirine güvenebilen insanlardır.
Bugün herkesin bir fikri var.
Ama fikir sahibi olmak ile sorumluluk sahibi olmak aynı şey değildir.
Geçmişi unutanlar, bugünü sadece seyredenler ve yarını başkalarının kararlarına bırakanlar, sonunda kendi kaderlerini de başkalarının yazdığı bir hikâyenin içinde bulurlar.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz gerçekten olup biteni mi yönetiyoruz, yoksa sadece bize gösterilen sahneyi mi izliyoruz?
Mesele, bu kez o satırları okuyup okumayacağımızdır.















