Bir duygu seline kapıldım sanki. Nereye gittiğimi bilmeden öylesine salasım var kendimi. Seyrettiğim filmler midir beni halden hale sürükleyen yoksa dostlardan gelen veya gelmeyen mesajların etkisi mi?
Son haftalarda kafamda dönüp duran sorularım mıdır beni bu noktaya getiren? Düşünmeliyim.
+18 bir film. İnatla seyrettim sonuna kadar. Vahşetin gelebileceği en son nokta tarif edilebilmiş midir? Emin değilim. Çünkü zevk alma duygusunu diğerlerinin çaresizliği üzerine kuran bir zihniyetin daha neler yapabileceğini öngöremiyorum. Ölümü arzulatan metodlar…
“Hepimiz tıpatıp aynıyız ama bir o kadar da ayrı.“ demiştim bir zamanlar. Yoksa yanlış mıydı bu söylemim? Hatırlıyorum, lise yıllarımdı. Saatimi koluma ters takardım. Farklı olmak isteği, gayreti. Belki de isyan. Bu bir nüve olabilir mi? Elime fırsat geçmiş olsaydı evrilebileceğim BEN nasıl olurdu?
Bir dosttan gelen davet… Veya diğeriyle “Tamam, sonra devam ederiz.“ diyerek kapattığımız telefonun bir daha çalmaması. Grupçuluğun bataklığında çırpınıyoruz ama nafile. Doğruyu, gerçeği, hakikati o kadar net biliyoruz ki, hiç bir şüphemiz, farklı bir bakış açısını dinlemeye zerre miktar tahammülümüz yok.
Bir mahkeme düşünelim. Suçları yüzde yüz sabit olanlar sıralanmış. İnkar eden de yok. İftiharla, övünerek “Evet“ diyorlar, “Biz yaptık.“ Ve yapılanlar gözönüne alındığında yüz defa yaşamayı hak etmiyorlar. Onlara verilecek ceza hakkında karar benden istense idi sanırım oradan kaçardım. Cezalandırmanın veya affetmenin sorumluluğunu alamazdım.
Çünkü hepimiz bile isteye, güle oynaya ihmallerimizle o noktaya geldik. İstisnası vardır mutlaka. Ama bazıları da vardır ki, gerçekten istisna olmayı hak ederler ancak sorumluluk alarak kendilerini masum görmezler.
Oğlum okulunun proje grubunda. Çalışmalarını sergilemek üzere Amerika’ya gitti. Eşim, gururlandığını ama ortamın karışık olması nedeniyle de endişelendiğini söyler. Masumane annelik duygusu. Saygı göstermek şart. Emin olunası bir yer var mıdır ki şu dünyada? Yoksa zilimiz çalmadığı sürece sıcacık evimizde güvende mi sanarız kendimizi?
Oğlumla ben de gururlandım. Ama?.. Onun bebekliğini hatırlıyorum. Farklı bir insan olacağına dair izler vardı. Onbeş dakikada bir uyanırdı. Bir keresinde eşimi oturmuş ağlarken buldum. Strese girmiş, dayanamamış. Ve sonrasında sabrın sınırlarını zorlayan daha bir sürü şey.
Eşim, yaptığı fedakârlıkların karşılığını gururlanarak alıyor. Oğlumuzdan teşekkür beklemiş olsa idi bu beklentisi uzun süre karşılıksız kalabilirdi. Benim anneme teşekkür edemediğim gibi.
Annelik kutsaldır. Ya babalık? Anneler çocuklarına yedirmek isterler. Onlar yedikçe kendileri de doyarlar. Babalar ise yediren olsun, arzularlar. Bu nedenle babalar annelerin arkasında yer alır genelde. Çocuklar sevinçlerini veya üzüntülerini anneleriyle paylaşırlar. Tabii ki, cümlelerim hayatımdan izler taşır. Sizler? Uyan da olur uymayan da…
Oğlum… Kendisi için yapılan fedakârlıkların farkına ancak baba olunca varacak. Nasibince, nasibi kadar. Kocaman işler başarmanın sarhoşluğuyla başı dönecek. Mutluluğu arayacak. Neden mutlu olamadığına şaşıracak. “Sorumlu kim?“ diye soracak. Annesine dönmediği sürece asla çözüm bulamayacak. Bunlar olmak zorunda mı? Bilmiyorum ama böyle bir ihtimal var.
Evet, problemlerimiz var. Bunu inkâr edeni görmedim henüz. Farklı bakış açıları ile ortaya dökülenler senaryolar içler acısı. Öyle oluyor ki, nefes alabildiğime şaşırıyorum bazen. Ama sadece yazılanlardan değil.
Çünkü üç-beş kişi bir araya gelip diğerlerine saydırarak hem suçluyu hem de sorumluğu buluveriyoruz. Hayatın akışında çözüm adına bu yapılanın bir karşılığı yok. Aksine, geri dönüşü çok daha dehşetli olabilir.
Öylesine bir noktadayım sanki. Merkez Efendi gibi diyesim var. “Her şey olması gerektiği gibi. Ne bir eksik ne fazla.“ Yapabileceklerimi ama yapamadıklarımı bilmeseydim, bunu söylerdim. Bir delinin veya çocuğun saflığıyla gülebilseydim mesela. Dostlara, düşmanlara, düşman bilenlere…






















