Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Türk Hikâyeciliğinin Yüz Akı

ŞAFAK ÖTESİ
M.Nihat MALKOÇ

14 Eylül 2020 00:00

1 Yorum

Kalemini milletinin öz değerleriyle besleyen Ömer Seyfeddin, ülkemizde Cumhuriyet tarihi boyunca en çok okunan hikâye yazarımızdır.    Bunun sırrı, yapmacıklığa kaçmadan, büyük bir samimiyetle bizi bize anlatmasıdır. Zira onun hikâyeleri hayatımızdan izler taşır. Onu ısrarla okuyanlar kendi değerlerini satır aralarında gördükçe daha da şevklenirler.

Ömer Seyfeddin’in hikâyelerinde geleneksel Türk ailesinin bütün hususiyetlerini görmek mümkündür. Onun hikâyeleri bu yönüyle Türk aile yapısını yansıtan bir ayna hükmündedir.  Bu büyük Türk yazarının öyküleri aynı zamanda I. Dünya Savaşı dönemini tüm çıplaklığıyla ortaya koyan vakur bir belgesel özelliği de taşırlar. Yerli kültürümüzün tüm akislerini onun hikâyelerinin her satırında bulabilirsiniz. Bu özellik, hikâyeleri bize sevdirir.

Ömer Seyfeddin aramızdan ayrılalı, bu yıl (2020) itibariyle tam 100 yıl oldu. Yani koca bir asır… Fakat kitapçıların vitrinlerini onun klasik özellikteki eserleri hâlâ süslüyor. İlk ve ortaokul çağındaki öğrencilerimiz bu temiz kaynaktan dolduruyorlar muhayyilelerini. Bu kitapların üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen bizi anlatma kudretlerinden hiçbir şey kaybetmiş değiller. Onun ölümünden sonra edebiyatımız böyle verimli ve yerli bir yazar yetiştiremedi. Bu, Ömer Seyfeddin’in büyüklüğü açısından olumlu, fakat Türk hikâyeciliği acısından pek acı bir durumdur. Onun bıraktığı derin boşluk tez zamanda doldurulmalıdır.

Cumhuriyet devri şairlerimizden Cahit Sıtkı “Otuz Beş Yaş Şiiri” nde ömrü yetmiş yıl olarak sayıp 35 yaşı da ömrün yarısı kabul ediyordu. Bilindiği gibi Ömer Seyfeddin öldüğünde 36 yaşındaydı. Yani ömrünün yarısında kaybettik onu. Bu, ortalama ömürle kıyaslandığında çok genç bir yaş sayılabilir. Onu ömrünün taze baharında kaybettik desek yanlış olmaz. Acaba bu verimli yazar yetmişli yaşlara kadar yaşasaydı bugünkü eserlerinin kaç katı eser kazandırırdı edebiyatımıza? Bunu hep düşünmüş ve üzülmüşümdür. Keşke yaşasaydı da edebiyatımızdaki birbirinden kıymetli ölmez eserlerine yenilerini ekleyebilseydi. Ama ömrü veren Allah… Fakat o, pek çok yazarın yetmiş yıl boyunca verdiği eserlerden daha çoğunu vermiştir. Sanki erken öleceğini hissetmiş ve 36 yaşına kadar geceli gündüzlü çalışarak zengin bir külliyat bırakmıştı canından çok sevdiği ve güvendiği Türk çocuklarına.

Ömer Seyfeddin’in hikâyelerine baktığımızda “Başını Vermeyen Şehit, Kütük, Vire, Ferman, Kızılelma Neresi?, Pembe İncili Kaftan” gibi tarihî hikâyeler; “Bomba, Beyaz Lâle, Nakarat, Hürriyet Bayrakları” gibi Balkanlarla ilgili hikâyeler; “Çanakkale’den Sonra, Mefkûre, Aleko Bir Çocuk, Kaç Yerinden” gibi Çanakkale ile ilgili hikâyeler; “Kaşağı, İlk Namaz, Falaka, And” gibi çocukluk ve gençlik hatıralarıyla ilgili hikâyeler; “Primo Türk Çocuğu, Ashab-ı Kehfimiz” gibi Türklük düşüncesiyle ilgili hikâyeler, “Üç Nasihat, Herkesin İçtiği Su, Kurumuş Ağaç” gibi masal ve fantezilerle ilgili hikâyeler özellikle dikkat çeker.             Ben bir Ömer Seyfeddin hayranıyım.  Çocukluğumda onun bütün hikâyelerini sıkılmadan, büyük bir keyifle okumuşum. Fakat onun, saf bir çocuğun ilk namaz kılışının yüreğe dokunan, manevî hissiyatımızı adeta kanatlandıran hikâyesini anlattığı “İlk Namaz”  hikâyesi beni derinden etkilemiştir. Bu öykü manevî dünyama büyük katkılarda bulunarak dünya görüşümün şekillenmesinde etkili olmuştur. Gözbebeğimiz olan çocuklarımıza manevî şuur kazandırmak ve onları namazla tanıştırmak için bu hikâyenin ısrarla okutulması lâzımdır.

Günümüzde hemen her yayınevi, telif hakkı sıkıntısı olmadığı için, Ömer Seyfedin’in kitaplarını yayımlamaktadır. Onun sırtından büyük paralar kazanan yayınevleri, nedense bu büyük yazar adına bir enstitü, vakıf, dernek veya kültür merkezi kurmayı düşünmemişlerdir. Onun izbe kalmış mezarını ziyaret edip, onu bakımsızlıktan kurtarmayı akıl etmemişlerdir.

Bizde vefa arayanlar bozadan başka bir şey bulamazlar. Zaten vefa sadece bozayı hatırlatır bize. Ölümünün 100. yılında büyük Türk hikâyecisi Ömer Seyfeddin’i rahmet ve minnetle anıyorum. Son olarak şunu söylemek istiyorum: “Yeni Ömer Seyfeddinler yetiştiremediğimiz takdirde gelecekten ve yerli kültürün hâkimiyetinden emin olamayız.”

Okunma Sayısı: 760
Kategori: M.Nihat MALKOÇ

Yazarın Diğer Yazıları

Türk Hikâyeciliğinin Yüz Akı

Edebiyatımızın köşe taşları vardır; üzerlerinden asırlar geçse de nisyan bulutları onları gölgeleyemez. Zamana meydan okuyarak...

Fatih’in Bedduası

İstanbul’u fethettikten sonra Ayasofya’yı fethin sembolü olarak camiye dönüştüren Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesini ve...

Helâl Şiir

Son yıllarda sıkça kullanılan “helâl gıda” diye moda bir tabir var. Hatta bu kapsama giren...

Beyinle Alâkalı

29 Mayıs 1453 tarihi, bizim açımızdan karanlık bir devrin batışını, yepyeni ve aydınlık bir devrin...

Kangrene Dönüşen Sosyal Medya

Günümüzde sosyal medya olarak nitelendirilen facebook, twitter ve instagram; uzakları yakın eyledi. Artık coğrafi uzaklıklar...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. Mustafa HAYIRLI dedi ki:

    Hayranı olduğum ve daha ortaokul döneminde iken pek çok öyküsünü okuduğum Ömer SEYFETTİN ile ilgili güzel bir yazı. Ama bu yazıda yer alan şu ifadelere itirazım var:

    “Onun ölümünden sonra edebiyatımız böyle verimli ve yerli bir yazar yetiştiremedi. Bu, Ömer Seyfeddin’in büyüklüğü açısından olumlu, fakat Türk hikâyeciliği acısından pek acı bir durumdur. Onun bıraktığı derin boşluk tez zamanda doldurulmalıdır.”

    Niye mi itirazım var bu ifadelere: Ömer SEYFETTİN’den sonra ve Cumhuriyet döneminde Türkiye’de öykü yazarlığında Sabahattin ALİ, Sait Faik ABASIYANIK, Refik Halit KARAY ve daha nice yazarımız da da çok önemlidir, değerlidir. Evet, Ömer SEYFETTİN çok büyüktür, önemlidir, ama daha sonrasında da çok değerli yazarlamız yetişmiştir. // Demem o ki ülkemizde öykü yazarlığının dorukları olan bu güzel insanları görmezlikten gelmeyelim, oları yok saymayalım ve bu güzel insanlara haksızlık etmeyelim. // Selâm ve saygılarımla.