Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Sorumluluğun Önemi Üzerine…


19 Mart 2010 00:02

Yorum Yapılmamış

Bir kazadır hayatta bulunmak; öyle ki; salt kâinatta bulunmak ya da bulunduğu bu kâinat üzerinde yaşamak, insani olan tüm vasıfları devam ettirmekle kaim, zorunlu olan ve dışında kalınamayacak, değiştirilemeyecek bir kazadır. Zira insan her ne olursa olsun bunun dışında yaşayamaz, bunun dışında bir hayatla ilişki kuramaz, hayatını başka – tasavvur ettiği veya arzuladığı /hayali- âlemlerde yaşayamaz.

Hayat, kâinat, insan bileşimini kavrayan kişi için ilk adım atılmış olur böylece ve insan ancak bu şekilde bu alanda doğan sorumluluklarını görüp kavramaya çalışabilir… Ve bu bileşim bütün bu halleriyle de, insanı hayatını bu dizge üzerinde ve bu dizge içerisinde nasıl düzenleyebileceğini düşünmeye zorlar. Böylece düşünmeye başlayan insan ise kaçınılmaz bir biçimde içine itilmiş olduğu hayatın hiçbir sorumluğundan azade kalamayacağını ve bu anlamda hayatın uzaklaştırılamayacak biçimde kendisini çepeçevre sarmış olduğunu görür.

Zira her kim olursa olsun en azından temel insani faaliyetler eksenin de herkesin yaptığı gibi yaparak sözgelimi uyumak zorundadır, yemek zorundadır, hava almak zorundadır, bazı işler için insanlarla ilişki kurmak zorundadır, neslini devam ettirmek için evlenmek zorundadır insanoğlu. Bütün bu zorunlulukları yerine getirebilmek içinde mutlak bir düzenlenmeye ve hatta müessese bir nizamı içerecek ve o çerçevede hayatını düzene koyacak olan yasalara muhtaçtır… Özetle bu hayat kazasını sürdürebilmek ve yaşamını ikame ettirebilmek için muhakkak bir nizama ve düzene karşı duyduğu ihtiyaç hiçbir zaman için insanoğlunun peşini bırakmayacaktır…

İşte insanın kâinatta yaşadığı müddetçe sorumluluktan azade olamayacağı gibi hiçbir zaman başıboş kalamayacağını da sadece bir korelasyonla bile anlayıp yorumlamak mümkündür…

Aynı zamanda ilahi bir durumdur bu ve bu insani durumu anlamlandırarak insanoğlunun eşref-i mahlûkat mertebesine çıkabileceği gibi esfele safilin derekesine düşebileceğini beyan eden Kur’an’ da bu hususa şu iki ayetle dikkat çekilir.

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” ( Kıyamet 36)

“Yaptığınız işlerden mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” (Nahl 93)

İnsanoğlunu yaratan Allah-u Teâlâ’nın yaratmış olduğu insanı nasıl bir sistemle donattığına dair bildirisidir bu ayetler.

Gerek yaradılışı ve gerekse fıtratı bağlamında insan denen varlığı iyi okumak lazımmış demek ki…. Ve yine demek ki insan denen varlık ne sorumsuz ne de başıboş bir yaratıkmış ki, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler diye bellenen ve belletilmek istenen sözde aslında sınırını aşmış ve basit bir sözden başka bir şey değilmiş… Öyle ki, en doğal ihtiyaçları için geçerli olduğu gibi içgüdüleri bağlamında da başıboş kalmaz, kalamaz, kalmak istese de başıboş bırakılmazmış insanoğlu… Susamışlık bir şey, hem de insani bir şey olsa da, nasıl giderilmesi gerektiğini bilmekle sorumlu olduğu gibi suyu nasıl elde edeceği bilmekle de sorumluymuş insanoğlu.

Lakaydi de bir seçimdir bu anlamda, insan ya lakayt kalır ya da kalmaz diyebiliriz öyleyse. Tıpkı bunu gibi hayat diye uğramış olduğu bu kazada da iki seçeneği vardır insanoğlunun. Ya hayatını kendi nefsine göre yönlendirmeyi seçecek veyahut da vahye tabi olacaktır. Ötesi yoktur bunun ve insanın bu iki seçim dışında bir başka yola sapmak üzere sorumluluğunu erteleme ya da halini başıboş veya vasat bir yerde kendi başına bırakması mümkün değildir. Yani halk tabiri ile “orta yerin adamı” olmak diye bir şey de söz konusu değildir. Sorumluluk sorumluluktur ve vahye göre sorumluluğunu yerine getirmeyen her kim olursa olsun muhakkak ama muhakkak bu sorumluluğunu başka bir yerde ya da başka bir şekilde uygulamaya koymuştur. Bu yüzden de sözgelimi, haram olanı helal olana tercih ederek, sadece bir suç işlenmemiş, aynı zamanda helal yoldan kazanç elde etme sorumluluğu yerine o sorumluluğu haram yollarla yerine getirmeye çalışmak gibi arızalı da olsa tamamen seçime ve idrake dayalı bir seçim yapılmıştır. Yanlışta olsa bir seçim yapmıştır ve bu seçimiyle de yükümlü olmuştur insan. Ve böylece de ezbere denildiği gibi “sorumsuz davranmamış” aksine bir başka sorumluluk yüklenmiş ancak “yanlış bir yol takip etmiştir”…ki, bu bir başka sorumluluğu yüklenerek yanlış yol takip edebilme ihtimali her husus için de ayniyle vakidir.

Kabaca kişi, birey ya da kul için söz konusu etmiş olduğumuz bu sorumluluktan kaçınamama ve kaçınılmış bir sorumluluk var ise bile bir biçimde başka bir sorumluluğu yüklenme hali genel bir kural olarak topluluklar, toplum, hatta bir ümmet içinde geçerli olacaktır muhakkak. Bu çerçeveden bakıldığında ise hemen her toplulukta olduğu gibi İslam ümmeti içerisinde de bir sorumluluk ve sorumsuzluk ve buna bağlı olarak ta kendi içinde dönenip tüm dünyaya ulaşan bir kişi, iman ve sorumluluk denkleminin var olduğunu söylememiz mümkün olacaktır.

 Bu çerçeveden baktığımızda bugün için ümmet arasındaki sorumluluğun ve yükümlülük halinin kaybolmasa da birçok hususlarda yön değiştirmiş olduğunu söylememiz gerekmektedir. Öyle ki, İslam’ın getirdiği yükümlülükler ile buna bağlı sorumlulukları taşıması gerekirken çoğunlukla gelenekle modernlik arasında bir yerlerde tutularak sarih biçimde cevaplandırılmasa da bazı sebepler dolayısıyla ümmetin büyük çoğunluğunun neredeyse tüm işlerinde ve ilişkilerinde adeta istinat noktası kaotik hale gelmiş ya da getirilmiş bir pusula uyarcasına nirengi noktasından saparak bütünüyle tüm ümmeti bağlaması gereken bu sorumluluklardan ve yükümlülüklerden kaçınabildiği, yerel ya da genel strüktüre bağlı olarak dayatılan yeni kriterlere uygun tevil mekanizmaları ile de bu sorumluluk ve yükümlülük savsaklamasına haklılık kazandırarak nefsine göre yükümlülükler üretebildiği veya başka bir ifade ile bu yükümlülüklerine ve sorumluluklarına küfür hükümleri ile yön vermeye çalıştığını söyleyebilmek bile mümkündür. Sözgelimi; bireysel anlamda hayatını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu maddeleri elde etmek için faizle kazanç elde etme yoluna gitmeyi seçen ortalama Müslüman davranışından, kapısının önündeki bir diğer Müslüman topluluğa reva görülen zulmü uluslar arası konjonktörün engellemeleri ile görmemezlikten gelmek gibi Müslüman ülke davranışları buna örnek gösterilebilir…

Görünen o ki ümmet Asli sorumluluğun başı Allah’a karşı olan sorumluluğumuzu hatırlamak ve hatırlatmak eksenindeki kendi sorumluluğunu ve yükümlülüklerini unutmuş ve daha da acısı bunun farkına varamamış, aksi gibi de bu farkına varamamışlık sonucunda da bu sorumluluğun yerine ikame edilmiş ve asıl adı sorumsuzluk ve yükümsüzlük olması gereken bir başka sorumluluk ve yükümlülüğün peşine takılıp kalmıştır..

İşte tam da bu noktada durup; hiçbir şey söylemeden sadece Kur’an’ı okumak yetecektir…

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın…” (Al-i İmran 103)

Takva sahiplerine, inanmayanların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat belki korunurlar diye hatırlatmak gerekir. (En’an 69)

Hayatta ya Allah’a iman yani takva ya da bunun tam tersi Allah’a isyan yani küfür vardır, bunun ortası yoktur. Sonuçta da Allah’ı razı eden ya da etmeyen bir seçimle sorunluluk vardır. Bu seçimlerin sonucunda ise eğer inanıyorsak ya cennet vardır veyahut ta cehennem vardır. Bunun da ortası yoktur, çünkü bu ikisinden başka gidecek yeri yoktur insanoğlunun… Bundan dolayı da tıpkı bütün bunlar gibi sorumluluk ve sorumsuzluk dizgesi üzerinde de yalın şekilde tanımlanmış orta bir yer yoktur. Sorumluluk bağlarını koruyan ruh koptuğu an işte o an delalete ve sapıklığa düşülmüş demektir ki, bunu da ötesi yoktur.

Denilebilir ki; Sorumluluğun şekillendiği üç ana nokta bulunmaktadır.

1-İnsanın geçmişi ile bağıntılı sorumluluğu,

Burada akideden uzaklaşma durumunda ve ameli manada doğan herhangi bir zafiyetin telafisi için bir hatırlatma vardır. Geçmiş kavimler örnek verilir ve insanlara bulundukları ortamda düştükleri sapıklıkları daha iyi anlayabilmeleri, fikretmeleri için bunların başlarına gelenler hatırlatılır.

“İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah’ın nimetini (ayetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Bakara 211)

Bilinir ki; geçmiş artık geçip gitmiştir ve geçmişte olanı düzeltme imkânı yoktur, tıpkı o dönemin insanlarını geriye getirmek imkânı olmadığı gibi, onların işledikleri amelleri de geri getirme ve düzeltme imkânı da yoktur. Aynı şekilde onların düştükleri hataları günümüzdeki insanlara mal etme ve bundan dolayı günümüz insanlarını sorumlu tutma gibi bir sorumlulukta yoktur. Tarih olan bir iş ancak tarih olmuştur ve kişi ile birlikte, ameli de o tarihin akışı içerisinde kayıp gitmiştir.

“Kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhine olur. İyi işler yapanlara gelince, onlar da kendileri için (cennetteki yerlerini) hazırlamış olurlar.” (Rum 44)

Bu noktada ise gayet haklı bir biçimde dini kavramadaki ve kaynağına ulaşmadaki sorumluluğumuz ne olacak diye bir soru sorulabilir. Şunu iyi kavramak gerekir ki, Din tarih değildir. Ancak İslam’ın hükümlerini geçmişte uygulayan insanlar bazı dönemler delilin kaynağına yani Kur’an’a yakın olmuşlardır daha sonraki dönemlerde bu kaynaktan beslenmişlerdir. Artık geri dönüş yoktur. Din hiçbir şeyi kapalı bırakmayacak, açık ve net bir şekilde bizden öncekilere ulaştığı gibi bize ve bizden sonrakilere de bu şekli ile ulaşacaktır. Geriye bir şey kalır ki o da; Dini kaynağından doğru bir şekilde anlama sorumluluğudur ve bu Sorumlulukta herkesin kendi üzerindedir.

2- İnsanın Gelecek ile bağıntılı sorumluluğu;

Mantıken gelecek için herhangi bir sorumluluk yoktur. Ancak gelecekteki durumlar için hazır olma sorumluluğu vardır. Yani sorguya çekileceğimiz o gün için -Kıyamet gününe- hazır olmak sorumluluğu vardır. Gelecek hakkında ön yargıda bulunarak yön verme gibi salahiyete sahip değiliz. Çünkü bulunduğumuz andan sonrasını okuma yeteneğimiz yoktur ki; gelecek nesiller için üzerimizde bir sorumluluk olsun. Bundan dolayı Kur’an’da “gelecekte şunu yapmadığınız için hesaba çekileceksiniz” diye bir delil yoktur. Zira şöyle buyurulmuştur;

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saf 2-3)

3-İnsanın hal ile bağıntılı olarak sorumluluğu;

Kişi ne geçmişten sorumludur ne de gelecekten. Yani sahabenin işlediği amellerden sorumlu olmadığımız gibi onlarında bizim işlediğimiz amallerden bir sorumluluğu yoktur. İslam’ın güzel tatbik edildiği dönemlerden sorumlu olmadığımız gibi Emevi dönemindeki, Abbasi dönemindeki ya da Osmanlıdaki herhangi bir kötü tatbikten de sorumlu değiliz. Gelecekte İslam’ı uygulamayacak olanlardan da sorumlu değiliz. Aslında hepsinin sorumluluğunu taşıyan kişi hayatta iken İslam’ı yaşamak ve yaşatmaya çalışmanın içerisindedir. Eğer zamanın Müslümanları İslam’ı en güzel şekilde anlayıp tatbik ediyorsa bu geçmişi unutturup gelecek için de güzel bir yapılanma hazırlamış olur. Yani sorumluluk insanın yaşadığı an geçerli olan bir şeydir. Namazında, Orucunda, Hacc’ın da vakti bellidir çünkü ve vakti geldiğinde ise sorumlu ve yükümlü olunan her ne ise onun yerine getirilmesi esastır…

“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hâkimlere (idarecilere veya mahkeme hâkimlerine) vermeyin.” (Bakara 188)

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkiyle bilmektedir. (Maide 8)

Asıl sorumluluk ve yükümlülükler yerine, hem sorumluluğunu hem de yükümlülüğünü ekseninden kaydırarak başka başka sorumluluklar ve yükümlülükler yüklenmiş haldeki gerek kişisel ve gereksel tavırlar dolayısıyla; günümüz Müslümanlarının İslam’a karşı sorumlulukları oldukça fazladır. Çünkü günümüzde İslam hayatta uygulanmamaktadır. Gelecekte bu mesele halledilir diyerek İslam’ı gelecekte uygulayacakları bekleme salahiyeti yoktur. Her taraf kötülüklerle dolmuştur. Kaldırmaksa gelecekteki kavimler için değil günün Müslümanları için geçerlidir. Çünkü hükümle doğrudan muhatap olmak yaşayan kişi içindir. Ne geçmiş ne de gelecekteki kişiler şu an bu hükmün muhatapları değillerdir. Muhatap olan bizleriz. Küfrün hükümranlığına son verme, İslam’ı yeniden yeryüzüne hâkim kılma işi günümüz Müslümanlarının üzerinde bir sorumluluktur. Demokrasiye, sömürüye, kapitalizme, laikliğe ve bütün kötülüklere karşı harekete geçme işi biz Müslümanların üzerinedir. Namazdaki sorumluluk gibi diğer hayatla ilgili uygulamalarla alakalı hükümlerle ilgili sorumluluklarımız arasında bir fark yoktur. Hiçbir Müslüman ben namazımı kılarım fakat yönetimle ilgilenmem deme yetkisine sahip değildir. Kişi Allah’ın hükmü uygulanıncaya kadar -hayatta kaldığı sürece- sorumluluktan kurtulamaz.

Oysa Ümmet arasında sorumluluk alanları maalesef taksim edilmiş ve sınırlar konulmuştur. Bunu ibadetlerde gördüğümüz gibi siyasi alanda da görmekteyiz. Namaz kılmayan bir Müslüman’ın namazı yaşlanmaya bırakması, küfür sisteminin uygulanmasına göz yumup siyaset benim işim değil demesi, yönetimin İslami olmadığını bildiği halde bundan iyisini mi bulacağız demesi, hükümler gösterildiğinde de bu iş size mi kaldı, Allah günü geldiğinde nizamını birileri eliyle hâkim kılar ve daha nice bahaneler buna örnek gösterilebilir..

Asıl anlaşılması gereken de işte bu yanılgı ya da yanılgılar toplamıdır, zira namazı nasıl ki kılınması için başkasına havale edemiyor isek diğer hükümleri de geleceğe ve başkalarına havale etme yetkimiz yoktur. Bu yük istesek de istemesek de omuzlarımızdadır. Bize kalan ise sadece ve sadece bir seçimdir… Hükmün muhatabı olduğumuzu unutamayız. Çünkü unutulmamalıdır ki, yerine getirilmeyen her hükmün yerine başka bir hüküm uygulama alanına girmiştir ve dolaylı da olsa yapılmayan bir işin yerine ertelenerek ya da geçiştirilerek yapılan bir başka işin ecrine talip olunmuş böylece de bir başka ecirden vazgeçilmiştir…

Ötesi yoktur çünkü ya bir sorumluluk yüklenilmiş ve onun gerektirdiği yükümlülükler yerine getirilmiş, ya da bunun tam aksine başka bir sorumluluk yüklenilmiş ve onun yükümlükleri yerine getirilmiştir…

Okunma Sayısı: 133

Yazarın Diğer Yazıları

Anneler Günü Kimin Günü

Geçmişimize bakarak fikren çöküşte olduğumuz defalarca dile getirilmiş olsa da hakikaten “fikir fakiri” haline geldiğimizi...

Facebookta Bir Arkadaşla Sohbetimiz…

-ALLAH'IN MÜRİDİ OL! -Allahın dostu olan Seyyid Fevzettin Hz. lerine mürit olmak Allah’ıma layık bir...

Tarikat mı? Sakın ha!

“O(insa)nların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf Suresi–106) “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla...

Öğüt Almak İsteyene Kur’an Yeter!

Niçin? Çünkü bu dinin sahibi olan Allah, inananlar için gerekli olanı, eksik bırakmaksızın (hadis/sünnet’e de...

Bin Ladin’e Yönelik Menfur Suikast…

Gerek Amerika gerekse Pakistan tarafından yapılan açıklamalar olsun Bin Ladin’e yönelik menfur suikast operasyonu hakkındaki...