Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Bir Türkün Ölümü

CANCA
Muhsin DURUCAN

20 Ekim 2020 00:01

1 Yorum

”Kemalizm, geçmişin bekçiliği değil geleceğin öncülüğüdür.”
Ahmet Taner Kışlalı
Ahmet Taner Kışlalı; Akademisyen, yazar, eski kültür bakanı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999’da evinin önündeki arabasına konan bomba ile yaşamını yitirdi!

Edindiğim bilgilere göre; 10 Temmuz 1939 doğumlu olan Kışlalı ilk ve ortaokulu Kilis’te, liseyi ise İstanbul’da Kabataş Erkek Lisesi’nde okumuştur. Liseden mezuniyeti sonrası Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin kazanan Ahmet Taner Kışlalı öğrenciliği sırasında Yeni Gün gazetesinde spor muhabirliği de yapmış ayrıca 1962-63 yıllarında gazetenin yazı işleri müdürlüğü görevinde de bulunmuştur.

Paris Üniversitesi’nde anayasa hukuku ve siyaset bilimi dalında Modern Türkiye’de Siyasi Güçler başlıklı doktorasını yapan Ahmet Taner Kışlalı 1968 yılında Fransa’da tanıştığı Nicole (Nilgün Kışlalı) ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı Altınay ve Dolunay oldu.

Hacettepe Üniversitesi’nde siyaset sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başladı ama askerlik dönüşü üniversiteye kabul edilmedi. Bunun üzerine Ahmet Taner Kışlalı siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçti ve 1972 yılında burada doçent oldu.

1971-1977 yılları arasında Yankı dergisinde yazdığı yazılarla CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’in dikkatini çeken Kışlalı 1977 yılında CHP’den İzmir milletvekili seçildi. 1978 yılında da Bülent Ecevit hükümetinde kültür bakanı oldu. Kültür Bakanlığınca Ulusal Kültür dergisini yayımlattı.

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde siyaset bilimi dersleri vermeye başlayan Kışlalı 1988 yılında profesör oldu. 1991 sonunda Cumhuriyet gazetesinde ‘Haftaya Bakış’ başlığıyla köşe yazıları yazmaya başladı. 1995 yılında Antalya yolunda birlikte geçirdikleri trafik kazasında eşini kaybetti. 1997 yılında ikinci evliliğini Nilüfer Kışlalı’yla yaptı. Bu evlilikten üçüncü kızı Nilhan Nur dünyaya gelmiştir.

Ahmet Taner Kışlalı; Akademisyen, yazar, eski kültür bakanı Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999’da evinin önündeki arabasına konan bomba ile yaşamını yitirdi!
***

Bir Türkün Ölümü…

Ahmet Taner Kışlalı

“Tanıdığımda adı Nicole’dü.  Sevgisi uğruna, doğduğu toprakları, ailesini, alışkanlıklarını, sınırsız dostlarını bırakıp Türkiye’ye geldiğinde de adını değiştirmemişti. 25 yıllık geçmişi ile köprüleri atmış, ama adını ve dinini korumuştu. Kışlalı soyadını alışının ikinci yılındaydı… Altınay’a hamileliğinin de son aylarında… Gözlerinden taşan bir mutlulukla kapıda karşılamıştı beni:

– Hem Türk, hem Müslüman olmak istiyorum… Ben Tanrı’ya inanırım. Senin Tanrın ile benimki farklı değil ki!. Çocuklarımız iki toplum arasında kalmamalı. Ben de her şeyi seninle, onlarla ve bu toprakların insanlarıyla paylaşabilmeliyim. Meğer yakın arkadaşlarımla birlikte müftüye gidip konuşmuş. İsmini bile seçmiş. Ama sabredememiş “sürpriz”inin sonuna kadar…

O gece “kelime-i şahadet“i sabırla ezberledi. Heyecandan uyuyamadı. Ertesi sabah müftünün yanından çıkarken, elinde artık “Nilgün Kışlalı” olduğunu kanıtlayan bir belge vardı. Ankara Müftülüğü’nün mühürlü kâğıdını anne ve babama göstermek için merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıkarken çok mutluydu. Çünkü bunun onlar için taşıdığı anlamı biliyordu… Annemle babam ağlarken, O da gözyaşları içindeydi. Her zaman çalıştı. Sekreterlik yaptı. Mağaza yönetti. Halkla ilişkiler sorumluluğu taşıdı. Protokol danışmanlığı üstlendi… Hem evde çalıştı, hem dışarıda. Yaptığı iş ne olursa olsun, çalışmaktan hep onur duydu… Her yaptığı işe yüreğini verdi. Hep başarılı oldu… Kocası bakanken, 86 metrekarelik sosyal meskeninin bulunduğu binanın merdivenlerini sabunlu sularla silerdi… Komşular hayretler içindeydi. Ama O bundan değil, ancak gelen yabancı konukların Türklerin temizliği ile ilgili düşüncelerinden utanırdı. Bütün insanları severdi. Ama O, artık “biz Türkler”den biriydi; “onlar”dan değil. Ulusal günlerde pencereye bayrak asar: Altınay ile Dolunay’a, büyük bir heyecanla Atatürk’ün büyüklüğünü anlatmaya çalışırdı. Dinsel geleneklere uymak için çaba gösterirdi. Sorunu olduğunda, içi sıkıldığında Hacıbayram’a gider dua ederdi. Türkçe olarak, içinden geldiği gibi… Ama benzer bir gereksinmeyi yurtdışında da duyduğunda, aynı rahatlık ve gönül huzuru ile güzel bir kiliseye gidip mum dikmekten de çekinmezdi… Ve duasını gene kendine göre yapardı. Çoğunlukla da Türkçe olarak… Onun için din, inanç ve iyilik demekti. Oruç tutar, kurban keser, herkesin yardımına koşardı… Bir yurtdışı resmi gezi dönüşümde, her zamanki gibi uçağın merdivenlerinin ucundaydı. Güneş gözlükleri ile saklanmaya çalışılan kızarmış, şişkin gözler. Dudaklarında zorlama bir gülümseme.

Ahmet boşanalım!” dedi, “benim yüzümden senin siyasal kariyerini yıkacaklar!” Meğer sağcı basın yokluğumda bir kampanya başlatmış. “Kültür Bakanı’nın Hıristiyan karısı” neler yapmış neler… Koca bakanlığı Hıristiyanlık için kullanan O. Hatta müzelerdeki ikonalarını çaldırtıp yurtdışına kaçırtan da O…

Evinde yabancı bir kültüre “teslim olmuş” bir Kültür Bakanı. Sekiz sütun “haberler”… Ve zihnimden silinmeyen köşe yazılarından örnekler… “İkonalar ve Kokonalar”, “Madam Kışlalı”,daha niceleri…

Nilgün, bana saldırmak için niçin kendisini kullanmaya çalıştıklarını bir türlü anlayamıyordu… Türk ve Müslüman doğmuş olmak, bunları kendi istenci ile benimsemiş olmaktan, daha mı önemliydi? Sevgi doluydu. Çiçekleri, ağaçları, kelebekleri severdi.. Kuşları, köpekleri, kedileri severdi… Çocukları, yaşlıları severdi… Tanrı’yı severdi. Atatürk’ü severdi… “İnsan”ı severdi. Bir hastanedeki umutsuz hastaları her gün ziyaret etmeyi; onları neşelendirmeyi, onlara umut dağıtmayı; paylaştığı acılan içine gömüp, gözyaşlarını eve saklamayı severdi. Bakanlarla, büyükelçilerle, generallerle, çok ünlü yazarlarla, bilim adamları ile de arkadaştı. Kapıcılarla, bekçilerle çaycılarla, şoförlerle, işçilerle, koruma polisleri ile de arkadaştı.

O bir “insan”dı… 28 yılını benimle paylaştığı için çok mutlu olduğum, kendimi şanslı saydığım, kendisiyle övündüğüm bir insan.

Piaf’ı ve Pavarotti’yi de beğenirdi, Sezen’i ve Gürses’i de… Dev tenorun olağanüstü sesini, araba dağlardan geçerken, çok yüksek tonda dinlemekten hoşlanırdı. Ölüme yaklaştığımız dakikalarda ise, kasetçalardan süzülüp içimizde bir şeyleri titreten müziğin sözleri kulaklarımdan bir türlü gitmiyor: “Yine mevsimler geçecek/Yine yapraklar düşecek/ Giden sevgililer geri gelmeyecek…”

Nedense bana hiç söylememişti. Türk bayrağı ile gömülmek istediğini ilk kez dostum avukat Şahin Mengü’ye açmış. O, “olamayacağını” ne kadar anlatmaya çalıştıysa da vazgeçmemiş. Başka dostlara da bu “rica”sını iletmiş… Sevgili Mehmet Açıktan, tabutun bir kenarına bayrak eklemeyi başarmıştı… Nilgün toprağa verilirken, Altınay ile Dolunay, bir bayrağı da kefenin üzerine koymayı başardılar… Fransız ana-babanın Bordolu Türk kızı şimdi Ankara’da yatıyor. Ve de benim kalbimde…”

Okunma Sayısı: 561
Kategori: Muhsin DURUCAN

Yazarın Diğer Yazıları

Dr. Halil Atılgan’ın Uzun Soluklu Çalışması: Bodrum Hâkimi

“Bodrumlular erken biçer ekini Feleğe kurban mı gittin Bodrum Hâkimi. Nasıl astın Mefharet Hanım ipe...

Öğretmenler Gününde Öğretmenevi ve Öğretmenlik

“Bilim ordusunda değişmez erim Maaşım az ama gönülde yerim Aydınlatmak için çabalarım var İyi de...

Türkçemiz Üzülüyor, Sözcükler Bağırıyor!

“Sözcükler, insanların kullandığı en güçlü haplardır.” Rudyard Kipling Türkçemizin yapı taşları olan kimi sözcükler, çığım...

Şiir Üstüne

Güle sevgi besler her zaman bülbül, İçtenlik içerir her mavi sümbül, Saygı ve sevgiye en...

İzmir Depremi ve Düşündürdükleri

Gece gündüz demeden Koşturuyor insanlar, Analar bağrış çağrış Enkaz altında canlar. Muhsin Durucan Edindiğim bilgilere...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. Mustafa HAYIRLI dedi ki:

    Ahmet Taner KIŞLALI Kültür Bakanı iken, sosyoloji öğrenimi gören bir grup genç, onu, makamında ziyaret etmiştik; sanıyorum, yıl 1978’di. // Bu ülke böyle güzel insanlar gördü.