Yazar Portal | Turkiye Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Bir Profesörün Öğretmenleri


03 Kasım 2020 00:00

1 Yorum

BİR PROFESÖRÜN İLK ÖĞRETMENLERİ

Öyle yanlış ve çürük önyargılarımız var ki!.. Bunların en yaygın olanlarından biri “dayak”… Hani şu “cennetten çıktığı” söylenen dayak…

Çok iyi bir şeymiş gibi, “Dayak cennetten çıkma” denir hep. Bu yanlış inanç sonucu, anne-babalar gibi, öğretmenlerin birçoğu da bu yönteme başvururlar genellikle.

Genellemeler yapıp sözü fazla uzatmadan, bir profesörümüzün yaşamöyküsünden örnekler sunacağım size:

1996’da Niğde Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne “Dekan” olarak atanan eğitimci profesörümüz, 1950’li yılların başlarında ilkokula başlar köyünde.

İki öğretmenli okulun, o yıllarda “Başöğretmen” denen müdürü Rahmi Kerem’dir. Dördüncü, beşinci sınıfların derslerine giren Rahmi Bey’i köylüler çok sever. Ancak, deve çobanlığı yaptığı için, okula iki – üç yıl geç başlayan bir Yörük çocuğu olan Süleyman Bozdemir, O’na bir türlü ısınamaz.

Neden mi?

Başöğretmen Rahmi Bey, çok dayak atmaktadır çünkü. “Korku”nun olduğu yerde “sevgi” yeşeremez ki.

Kendi sınıflarına mühendis bir vekil öğretmen girmektedir. O nasıldır acaba?

Dekan Profesörümüz’den alalım yanıtını:

“Bizim gürültü yaptığımızı gördüğü anda, hışımla sınıfa girer; hepimizi sıra dayağına çekerdi. Ondan da çok korkuyorduk.”

Balık baştan kokar. Başöğretmen öyle olursa, astöğretmen de böyle olur işte!

Fakat hakkını yemeyelim, Başöğretmen Rahmi Bey’in. Vekil öğretmen, hiçbir şey öğretmeden, karneleri baştan aşağı “pekiyi” ile doldururken, Başöğretmenimiz çocuklara bir şeyler öğretmek için çırpınmaktadır âdeta.

Şair ve yazar Mehmet Babacan, şöyle anlatıyor O’nu:

“Rahmi Kerem öğretmen, her şeyden önce bizi birer okuma sevdalısı yapmıştı. Bir yıl içinde köylüyle kaynaşmış; köyün bir bireyi haline gelmişti. 1950 yılına geldiğimizde okulumuz dışarıya öğrenci gönderen bir kurum haline dönüşmüştü.”

Rahmi Öğretmen’in bu başarısının iki nedeni var: Birincisi, o da bir köylü çocuğu… İkincisi, Düziçi Köy Enstitüsü mezunu…

Nereye geldiğini, niçin geldiğini biliyor. Öyle yetiştirilmiş çünkü.

Dekan Profesörümüz’ün Mersinli bayan öğretmeni Kâmuran Güllü nasıl bir öğretmenmiş, O’nu da tanıyalım:

“Öğretmenimiz o kadar güzeldi ve şık giyiniyordu ki, biz ona hayran hayran bakmaktan kendimizi alamıyorduk. O da dayakçı idi ama bizi iyi yetiştiriyordu.

“Bana çocuk kitapları ve dergileri verirdi. Beni âdeta okuma sevdalısı yapmıştı. Bu sevda bende halen sürmektedir.”

Bir öğretmen, okuma aşkı kazandırırsa öğrencilerine, başka hiçbir şey vermese de olur onlara.

Süleyman, çok sever bu öğretmenini. Kâmuran Hanım da O’nu… Hatta bir gün, annesini ziyaret eder evlerinde. Süleyman’dan çok memnun olduğunu söyler ki, köylü bir Yörük annesi için ne büyük mutluluktur bu!

Fakat bir gün, bir arkadaşına uyarak, öğretmeninin kendisinden istediği bir şeyi yapmaz Süleyman. Sen misin yapmayan! Esaslı bir şamar atarak yüzüne öğrencisinin, cezasını verir hemen.

Özür dilemek ister Süleyman ama kabul etmez öğretmen.

Şimdi sıra Mehmet Gürbüz öğretmende… Profesörümüz O’nun için ne diyor bakalım:

“Üçüncü ve dördüncü sınıfta Düziçi Köy Enstitüsü mezunu, Mersin / Mut ilçesinin bir köyünden Yörük bir ailenin çocuğu olduğunu söyleyen Mehmet Gürbüz adında bir öğretmen okuttu bizi. İyi bir öğretmendi ama o da çok dayak atıyordu öğrencilere. Hiç gülmüyordu. Verdiği ödevi yapmayanları, sorduğu soruyu doğru yanıtlamayanları sıra dayağına çekerdi. Bazen de çalışkan öğrencileri, çalışmayanları dövmesi için zorlardı.” (1)

Yaa!.. Bu “cennetten çıkma” böyle bir şeydir işte. Ailede ve okulda dayak yiyerek büyüyenler, misliyle öder; bunu başkalarına.

Beşinci sınıfta yeni gelen bir öğretmen girer derslerine. Gülnar’ın bir köyünden Pazarören Öğretmen Okulu mezunu Osman Sevim

Resim yapmayı severmiş ama iyi resim yapmayı öğretememiş öğrencilerine. Ders işlemekten pek hoşlanmazmış ama şarkı, türkü söyletmeye bayılırmış; özellikle kız öğrencilere.

Süleyman, o ders yılı sonunda öğretmen okulu sınavına gireceği için bir şeyler öğrenmek istese de öğretmenin o tarakta bezi yoktur hiç. Ara sıra iyi anlamadığı konularda bir şeyler sorunca Süleyman, “Sen beni sınava mı çekiyorsun?” diye azarlarmış.

Yaa!..  Zayıf öğretmenlerin birçoğu, öğrencilerin kendisine soru sormasından hoşlanmaz hiç.    Niçin mi?

“Cevabını bilmediğim bir soruyla karşılaşır da çuvallarsam?” diye korkarlar da onun için.

“Siz bana değil, ben size sorarım.” diye azarlayıp o yolu baştan kapatırlar.

Soru sorulamayan, soru sorulmasından korkan bir “sözde öğretmen”den kime ne hayır gelir?

ANADOLU’DA EĞİTİM GÜNEŞİ

Köy Enstitüleri geçince hayata,

Anladık; üreterek yaşamanın,

Bize, nasıl bir güç kattığını!

Salih Koç

Yukarıda, ilkokul öğretmenlerini anlattığımız Prof. Dr. Süleyman Bozdemir, 1940’ta Köy Enstitüsü olarak kurulmuş olan Aksu Öğretmen Okulu mezunudur.

“Anadolu’da Eğitim Güneşi” adlı manzum bir ‘Köy Enstitüsü destanı’ yazan öğretmen Salih Koç da yine bir Köy Enstitüsü devamı olan Kastamonu / Göl Öğretmen Okulu mezunu…

Prof. Bozdemir, Akdeniz bölgemizin göbeğindeki yıldız kentlerimizden Mersin’den Salih Koç da Karadeniz bölgemizin göbeğindeki Sinop’tan…

Bakmayın, il merkezlerini söylediğime, köylü çocuğu ikisi de… Ve ikisi de Köy Enstitülerini kurarak okuyup aydınlanmalarını sağlayan önderlere borçlu olduklarının bilinciyle yazıp çiziyorlar hep.

Bakınız, şiirsel olarak ne güzel söylüyor, Salih Koç öğretmenimiz:

En büyük kötülüğü ülkemize yapmışız;

Köy Enstitülerinin kıymetini bilememekle!

***

Olmadan kitabın

Sığ düşüncenin hamalı,

Özgürce düşündürmekti

Köy Enstitülerinin amacı.

İşte en çok da bu rahatsız etti ya ağaları, beyleri… Medreselerde hocalar, müderrisler nasıl ki, Kur’an’ı anlamadan ezberlettiyse; okullardaki öğretmenler de Türkçe’yi, matematiği, tarihi, coğrafyayı ezberletsinler. Düşünmek, düşündürmek… Ne gerek var bunlara canım! Değil mi ya?

Yaşarken yaramıyorsa işine,

Bilgi bir yüktür bedene.

diyorsa da Salih Koç öğretmen, bakmayın siz O’na! Tehlikelidir düşünmek! Devam edelim biz yine:

***

Kadını okumayan bir millet

Kalkınması yarım olacaktır elbet.

***

Erkeğini adam edemeyen millet

Kızlarını kafese koyacaktır elbet.

***

Tiyatro eserleri komedi veya dram

Anadolu kokardı buram buram.

***

Ve eserinin sonuna noktayı şöyle koyuyor; şair öğretmenimiz:

Sayende öğrendik;

Yoksulluğun ve cehaletin

Bir “kader” olmadığını!(2)

Haklısın, sevgili meslektaşım, haklısın! Gerçekten, yoksulluk da “kader” değil, cehalet de… Ve bu önemli gerçeği, Köy Enstitüleri ve onların devamı olan Öğretmen Okulları öğretti bize.

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

(1)Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış Bir Ömür, Prof. Dr. Süleyman Bozdemir, Karahan Kitabevi, Adana 2018; iletişim: süleyman.bozdemir@hotmail.com; Telefon: (0535) 694 25 47

(2) Anadolu’da Eğitim Güneşi, Salih Koç, Tunç Yayıncılık 2020; iletişim: kocsalih57@hotmail.com; Telefon: (0546 )740 62 55

Okunma Sayısı: 1.533
Kategori: Hüseyin ERKAN

Yazarın Diğer Yazıları

Plakçılar Kralı (I)

 Doğup büyüdüğü köyü, kasabayı, kenti sevmeyen bir insan olabilir mi? İster kurak ve çorak bir...

Atatürk Olmak Kolay Değil

Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi, ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın...

İleri Görüşlü Bir Müdür

sakın siyasete girmeyin derim ben yalan söylemeyi bilmiyorsanız. H.E. Yaygın olarak söylenen öyle sözler var...

Hocanın Vurduğu Yerde Ne Biter?

Doğru sanılarak, ağızlara sakız olmuş öyle yanlış sözlerimiz var ki… Sözgelişi, “Devlet malı deniz, yemeyen...

103 Yaşında Bir Delikamlı

Karanlığın sığ suları hevesle uğraşıyor; Sönme n’olur ay ışığı! Sönme deniz feneri! Sabri Galip Nakipler...

Yazıya Yapılan Yorumlar

  1. ibrahim Ekmekci dedi ki:

    Bugün okullarımızda dayak tarihe karıştıysa, uyandıran Köy Enstitüsü çıkışlı, bilinçli öğretmenlerimize borçluyuz. Anadolu’muzun köylerine öğretmen olarak atanan öğretmenler, yörenin baskısı ve isteğine uyarak, öğrencilerinin iyi yetişmeleri için, dayakla eğitim yolunu seçmek zorunda kaldılarsa da, günümüzde terk edilmiş olması olumlu bir gelişme olmuştur. Ancak taşımalı eğitim, Cumhuriyeti köylümüze en iyi anlatacak olan öğretmeni kentlere almış, uyanışı çirkin politikacıların eline bırakmıştır. Günümüzde her aydın uyanışın öğretmeni olmak zorunda olduğunun bilincinde olmalıdır. Aydınlatıcı yazıları için HÜSEYİN ERKAN’ı kutlar, başarılar dilerim.