Yazar Portal | Turkiye'nin Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

Murphy Hemşireden, Ayşe Hemşireye; Ayşe Hemşireden Murphy Hemşireye Mektup


10 Temmuz 2019 00:03

Yorum Yapılmamış

 

Merhaba sonsuz aşkın çocuğu

 

Günlerden İzmir / gecelerden ateşten Gömlek

 

Anlaşılan yeni işini pek çok sevmiş olmalısın… Öyle ki ölümün ötesinden bana söylediğin şarkıların sesi kesildi. Umarım seslenişlerime karşılık bulmak mümkün olur. Yoksa nasıl aralarım içinde bulunduğum gazabı, nasıl sürerim ateşten atlılarımı dörtnala İzmir’e?

 

Zaten bağrıma bastığım taş yeteri kadar ağır ve soğuk, canım çok yanıyor. Peyami’nin de mektupları aralandı, İhsan desen bir haber alabilmek için cepheden gelenlerin iki dudak arasına mahkûm kaldım. Gölgelerin şifasına öylesine muhtacım ki bunu ancak sen bilebilir sen anlayabilirsin.

 

Gecenin karanlığını delen içimdeki sıkıntıda boğuyor analığım, kadınlığım… Sevinci unuttuğum şu günlerde bedenimin yüzüme yansıyan maskelerinde, gizli saklı İhsanı hatırlıyorum. Zannederim, memleket gibi ruhumu da temizlemek lazım, ne dersin? Köhne, karanlık ve harap şeyleri, bizi esir alan ve sefil eden her şeyi, hepsini yakıp yıkmak, çılgınca… Zamanın sert rüzgârlarını ve zulmü haykıran ayak seslerini susturmak… İzmir’e vardıktan sonra sevgili Murphy, İzmir’e vardıktan sonra. Anadolu gibi mutlu mesut; baştanbaşa…

 

Sen bilmezsin sevgili dost, savaş bu gelir geçer, biter ve yine yeniden başlar. Tıpkı içimin taşıp taşıp boşalması gibi… Sanırım bunu Peyami de anladı. Mektubumda ona Eskişehir’den ve İkinci İnönü’den bahsettim. Büyük cerrahi hastanemizde olup biten acıların artık sıradanlaşan yüzleri sanırım beni haddinden fazla yavanlaştırdı. İhsana karşı beslediğim umutlarımın içimde çöküşünün ardından göğe yükselen o büyük boşluk, bedenimin yerin altına çekilişi… Savaş ile sırt sırta çarpışan zavallı aşkım… Ben ki “Sakarya’nın ulu dağlarını yeşil gözleriyle delip İzmir’e bakan İzmir kızı. Siyah kirpiklerim arasındaki yeşil ateş nasıl söner? Kızıl dudaklarımdaki sıcak kan nasıl donar?”

 

‘Bu gecenin ruhların ağzını açıp vücuttan taşıran tılsımlı bir hali var.’ İçimde kelimeler düğüm düğüm… Nedense hiç yazılmamış bir hikâyenin hiç yaşamamış kahramanlarından biri gibiyim. Uzaklarda çok uzaklarda (ki muhtemel İhsanın kuvvetleri de içinde) kızılca kıyamet kopuyor. Sanırsın gökten yıldızlar pare pare üzerimize yağıyor…

 

Yer gök hükümsüz…

 

Anadolu, kendi içine yaptığı bu amansız yolculukta, hayali ve gerçek bütünlüğünün, iyi ve kötü dönüşümleriyle varlık ve yokluk yolculuğuna çıkmakta. Muhtemel anadan üryan dualarla özgürlüğe yürüyoruz.

 

Zalim, barbar ve insaniyetin ortadan kaldırması lâzım gelen “insanlar” bizdik. Zavallı toprağında henüz düşman görmemiş olan Anadolu bu felâkete tepki vermeden biraz durdu, fakat nihayet o da uyandı ve gör ki nasıl uyandı… Düşmana karşı silahla boğuşmayan bizden değildir, sen ki zaafı, hıyaneti yaşayanlardansın; kim gerçek kim yalan söylesene sevgili dost?

 

Hayli zamandır binlerce kişilik bir oyunun perde arkası kargaşasına mahkûm korkunç bir mekândayım. Dekor savaşın ortasında düğün evi hasletinde bir hastane; yiğit yankılarla Türk Milleti varlığının şarkısını söylemeye koyulmakta. Ya hep ya hiç…

 

Bundan birkaç gün önce mutlak harbin kanlı günlerinden birindeydik. O gün ağır yaralılar üst üste geldi. Ben ameliyathanede görevliydim. Ne yere ne göğe sığındı asil ruhu elinden alınamayan bedenler. Hastanenin kapısından ameliyathane kapısına kadar keskin bir kan kokusu boğazımıza düğümleniyordu. Her taraftan iniltiler, parçalanmış bedenler, yanmış insan ve barut kokusu cehennemi aratmıyordu. Şuursuz, makineleşmiş ve aceleci ellerimizin salt görevini yapmaktan başka çaresi kalmadı. Şefkate kuşanmış gürültü, yiğitlikle sınan öfke ve merhamet tutsağı hınç… Yürek dayanası, akıl alası değil, insan kalabilmekse hiç kabilinden değil.

 

Velhasıl, hastane çadırından gelen sayıklamaları, yakarışları dinliyorum yan çadırımda. Senin yıldızların yine ortalığı karıştırmış olmalı. Anlamasam da bildiğim bir şey var. Tüm kalbimle inanıyorum ki Şira yıldızı yeryüzüne ellerinin gölgesini uzattı. İyice sarktı ki bu kadar can heba olmakta, oluk oluk kan dökülmek istiyor insanlığın beşiğinde.

 

Büyük tutkuların esirleri büyük yalnızlıkların gezginleri olsa gerek.

 

Kalbimi bölebilmem imkânsız, bir yanım gözlerimin önünde can veren yavrum bir yanım ihsana olan hasretim. /Alevleri kuşanmışım/ İllaki İzmir belki su döker bu iki yangına. Olmuyor sevgili dost; her gece gündüzün telaşı çekilip yerini inlemelere verdiğinde gözyaşlarımla suluyorum kalbimi. Belki söner bu yangınlar diye lakin imkânsız. Ne yapsam az gelmekte, yetmiyor, gün be gün daha da çoğalıyor. Yıldızlarından güzellik ve diler buluyorum kendimi. Islak yastığımda sızarken aşkım ve nefretim için salt içimdeki boşluğa eriyip çekiliyorum…

 

Varsın herkes duygularımı kontrol edebildiğimi zannetsin. Sen anlarsın seni sana özel kılanı. Eskişehir mücadelesi sırasında canım içi İhsanı getirdiler. Yorgun, dalgın, biçare, kararanlığın ellerinde çırpınan çelik bakışlı yaralı kuşum benim… Onun yerine ben yandım sevgili dost. Yarasıyla uğraşırken ağlayan ellerimi, çaresizlik içinde çırpınan bedenimi , ta kalbini gören gözlerimde hangimizin önce öleceğini bilmezliğin derin korkusunu görmesinler sevgili dost. İçimin nasıl kan ağladığını, İzmir’e olan özlemimin nasıl büyüdüğünü bir sana anlatabiliyorum. Bir sen duyuyorsun ruhumun acı çığlıklarını, bir sen susuyorsun sessizliğime… Talan vurdu, çekiliyorum insanlardan.

 

Üzerimizden ölüm aşıp geçiyor. Kimsesiz ölenlerin tek barınağı ağlayan gökyüzünün ıslattığı çamur yatakları… Ne hissizlik, ne vazgeçiş ne de Ateşten gömlek… Çamur bir başka batıyor insanın ciğerine sevgili dost.

 

 

Çamur bir başka batıyor gözlerime…

 

 

Bulutsuz bir gökyüzünden hemşire/n Ayşe

 

***

 

Merhaba sevgili Ayşe…

 

Şeytani ustalığımın sessiz yoldaşı… Acılarınız acım desem hafifler mi acaba?

 

Mektubunu her okuyuşumda avcının elindeki ceylanın yüreği gibi yüreğim soğuk terler dökmekte. Anadolunun hülyalara kapılmayan dilinde, tozlu, yamru yumru yollarda bilinmezliğin dik başlı bir mücadeleye dönüştüğünü görmekteyim.

 

Seni arayanlara seni bırakmayan, hayatları yerde çiğneyen kaosun canı cehenneme. “Başlangıçta söz vardı… ve söz Tanrıydı.” Kutsal Kitaptaki bu deyimin gerçeğime bıraktığı izleklerle bana taze umutlar yeşerten yaşam henüz başlamadı zannediyordum. Oysa yazarın dediği gibi, her seçim bir anlamda nihaidir. Geri dönüşümüz yoktur. Kaderdir, bizinle kalır, bir parçamız olur. İnsan bu yüzden iliklerine kadar anksiyete içindedir. Acıları olmak mı olmamak mı? ile başlar. Yapmak, mı yapmamak mı? Diye devam eder sessizliğin sesinde…

 

Yorgun bedenim; benim olmayan dilim, kulağım, elim… Ardımda bıraktığım Esaretim, sevgilim; biricik Celia… Ekşiyen, yorgun, öfkeli, sabırsız, bedeli salt yoksunluk olan fedakârlığım. Atılan adımlar enerjiden yoksun, cılız sonuçlar. Bana taze umutlar yeşerten ve yeni yeniden adımladığım yaşam arasında duyumsadığım bu psikiyatri-Psikotik çelişki içinde tavrımı ikinciden yana koydum. Darılma sevgili Ayşe… Sen ve ben tercihlerimizi yaptık ve acımızı seçtik… Artık Jüpiter’in kuvvetli kalkanı bile acımızın şiddetinden bizi korumaya yetmez.

 

Özsaygı, unutmak, tembellik ve şehvet, hayatımda yer eden eril ve dişi tüm tanıdıklarım uzaklarda bir silüetten ibaretler. Bay Endon varlığını tanıdığım ve sonumu hazırladığım “fişli” ve sevimli şizofren, çatı katı, yoğun hava, uyku; sahip olduğum en güzel şeyler… Bir vakit bir yerlerde okumuştum, Erasmus der ki; İnsanların ulaşmak istedikleri en büyük iyilik deliliktir…

 

Yeni iş yerim MRSM Ruh Sağlık Merkezinin sert kuralları; yaptıkları ve söylediklerinden sorumlu tutulamayacak olan hastalar hakkında ağzımı sıkı tutmam gerektiğini bir an bile unutmamalıyım. Uslarına gömülmüş bu insanlar kışkırtıyor beni… Hastalar sadece çevrelerindekilerin kuşatmalarından dolayı huzursuzlardı. Melankoliğin melankolisi, hipomanyağın öfke nöbeti, paranoyağın umutsuzluğu kuşkusuz ölü gömücünün saygıdeğer maskesi kadar bağımsızlıktan uzaktı. Kendi hallerine bırakılsalar Türkiye’deki Tanrı kadar mutlu olacaklardı… Onlardan ayrı kaldığım anlarda çok üzülmekteyim. Kaç insan mesaisi başladığında benim kadar mutlu olabilir? Sizler gibi kutsal görev icra edenler hariç tabi.

 

Köpeksi bir yaşam, anlamsızlık… Başka birisine bağımlı olmaya tahammülü olmayan balçığa boyanmış insan sürüsü… Usumuzun içinde devinip duran o muhteşem dünya. İçimizde kurtulmak istediğimiz sonsuz arzular birikimi, geçmişimiz. Yeni doğan günü teninde duyumsamak, dünyayı tene sığdırmak (Doktora nasıl anlatılır?)… Anlaşılamamak.

 

Doğuştan gelen şeytani yeteneğimle usunda duyumsamayı arayanlara yarenlik etmek ve görünen bir yaşamdan daha coşku verici ne olabilir sevgili Ayşe? Hastalarla aramdaki benzerlik Psikotik umudumu ve yarına olan özlemimi daha da güçlendiriyor. Geriye yalnızca dayanaklar bulmak, bunları yalanlamaya çalışan bütün öteki unsurları ortadan kaldırmak kalıyordu, zor ama keyifli bir iş. Anlaşılmaz uçurum; algısızlık, büyük dünyanın bataklığında güçlükle ilerleyen biri için küçük dünyada geriye dönüşsüz artık gerçekleşti.

 

 

“Sonu sonunda görüldü
Kendisininkini kendisi görmedi
Kendince.”

 

Karanlığın özgürlüğünden sevgimle, hoşçakal. / Murphy

 

 

Habibe E. Ağaçdelen

* Roman Kahramanları 30, Sayı (2017)

 

 

Okunma Sayısı: 59

Yazarın Diğer Yazıları

Kadın Hakları…

… Atatürk’ ün Kadın Hakları Konusundaki Görüşleri ve Gerçekleştirdikleri, bugün dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler...

Ah Emine(!)

Ey cani! Sen adam olamadın Ve biz de insan. * Biz hem Güneş hem de...

Ah Bayramlar…

Ah bayramlar. Ne kadar coşkuyla karşılarsak karşılayalım bayramlarda hep bir yanımız buruktur. Hep bir arada...

Zamanı Kalbinden Vurmak

“Kitap çıkarmak için büyük bir yayınevi arıyorsanız ve “KİTAP ÇIKARMAKTAN ÇOK, TANITIM ÖNEMLİ” diyorsanız doğru...

“Türk; Övün, Çalış, Güven.”

“Türk; Övün, Çalış, Güven.” İnternette bu önemli sözün sıralamasını beğenmeyen bir yazıya rastladım ki gerektiği...

Yorum Yazın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

Yukarı