Yazar Portal | Turkiye'nin Interaktif Kose Yazarı Gazetesi

İstanbul ve Göç


09 Ekim 2019 00:03

Yorum Yapılmamış

Kaybedilen topraklardan gelenler, savaşın yıkıcı etkisi ile yaşantısına İstanbul’da devam ettirmeyi tercih edenler, bekâr hanlarında yaşamayı göze alarak iş için memleketlerinden (ailesiz olarak) gelenler, şehrin girişimcilik merkezi ve bağlantı yolları üzerinde olmasından kaynaklı sermayenin akışı sonucunda ticaret için gelenler, şehrin türlü imkânından faydalanma amacıyla gelenler… Sebepler çeşitli olsa da sonuca katkısı aynıdır çünkü tüm bu haller İstanbul’a olan göçün hacmini arttırmıştır. Böylece de Osmanlı İmparatorluğu’nun ulus-devlet olmaya evirildiği süreçte yani 19. yy ‘da yoğun şekilde göç almıştır.

Evliya Çelebi’nin “İstanbul’un yangınları olmasa, evlerin eşikleri altından olurdu.” cümlesinde bahis olunan; kaldırım ve drenaj sistemi olmadığından yazın toz kışın çamur deryası olan sokakları, genelde bitişik nizam inşa edilen ahşap evleri, etkin itfaiye hizmetinin olmayışına halkın bilinçsizliği de eklenince çok sayıda yangın çıkan İstanbul’da (yeniden inşaa faaliyetlerindeki artış sonucunda ortaya çıkan inşaat işçiliğinde olduğu gibi) yeni iş imkânları doğmuştur. Bu türlü iş imkânları, ihtiyaç duyulan işgücünü ülkenin iç kesimlerinden yoksul insanları ve köylüleri kente çekmiştir. Gelenler kentte bir çeşit işçi sınıfını oluşturmuş, ucuz işçilik sebebiyle kente göç hız kazanmıştır.

Mektebi, medresesi, mescidi, çeşmesi, meydanı, kahvehanesi, pazarı, hamamı ile bir bütün olan İstanbul’un mahallelerinde, evlerin sosyal statü göstergesi olmadığı ve hangi evin varlıklı olduğunu anlamanın mümkün olmadığı; güvenlik, temizlik, yerel ihtiyaçların  mahallelinin aktif katılımı ve elbirliği ile yürütüldüğü mahalleler, göç edenler ile değişime uğramıştır.

Servet biriktirmek mümkün olunca (yani ticarette), devlet elinin ağırlığı hafiflediğinde, statü temelli dağılım kendiliğinden teşvik olmuştur. Köşk ve yalılar yazlık evler olarak kullanılmış, bir müddet sonra yazlıklar temelli kalınan evler haline gelmiş, mahalle ile olan bağlar tamamen kopmuş, boşalan mekânlara göçle gelenler yerleşmiştir. Bu türlü ev bulamayanlar için ise gecekondu hayatı başlamıştır. Galata’da yapılan köprüler ile yüzlerce yıldır var olan kayıkların kullanımı son bulmuş, ulaşım hızlı ve kolay hale gelmiştir. Sadece Galata civarında değil İstanbul’un dört bir yanında yeni yerleşim yerleri oluşmuş, şehir büyümüştür. Hal böyle iken kentsel gruplar doğmuş, hemşericilik anlayışı ile aynı mahallede oturma, aynı işyerlerinde iş bulma, etnik ve dini oluşumlar, kız alıp verme, geleneksel törenler, dini bayramlar, doğumlar, ölümler ile beraber olma imkânı pekiştirilmiş, yeni gelen göçler ile bu oluşumlar kartopu gibi büyümüştür. Ancak kente gelenlerin kentlileşmesi sancılı olmuş, gelinen yerdeki alışkanlık, gelenek ve görenekler devam ettirilmek istenmiştir.

Dar bir alana yerleşen büyük nüfus birikimi, fiziksel ve sosyal başkalaşım, karmaşık ilişkiler ağı, iş dallarının farklılaşması ile kendine özgü bir kültürel sistemin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İstanbul “Jeo-stratejik konumu itibari ile iki kıta arasında bir kelebek gibidir. Kanatları ile geçiş yollarına ev sahipliği yapmaktadır ve bir iletişim merkezidir .” denilirse abartılmış olunmaz. Bu özelliği ile de şehre çeşitlik katmıştır. 19. yy ‘da çökmekte olan İmparatorluğun başşehrine gelen Edmondo de Amicis, millet ve din çeşitliliği karşısında gördüklerini “kavimler göçü” ‘ne benzetmiştir. Bu çeşitlilik, türlü dillerin konuşulduğu şehir sokaklarında, İtalyanca, Almanca, Fransızca eğitim veren yabancı okullar açılmasına sebep olmuştur. Yansıra; her dine ve kültüre ait insanların gerçekleştirdiği özel günler, kutlamalar ve merasimler ise, şehre kültürel ve estetik bir renk katmıştır. Sultanların kılıç kuşanması, şehzadelerin doğumu ve sünnetleri, sultan kızlarının evlilikleri, surre alayları, hıdırellez kutlamaları bunlardan bazılarıdır. Ve bu durumu belki de en iyi anlatan cümle Çelik Gülersoy’a aittir: “Eski İstanbul, Osmanlı’nın çöküş döneminden önce; eviyle, giysisiyle, eşyasıyla, insanı ile çiçek tarlası gibiydi.”

Okunma Sayısı: 23
Kategori: Necla DURSUN

Yazarın Diğer Yazıları

Yeşilçam ve Göç – 3

Bitmeyen Hayallerin Şehri İstanbul! Sanayileşme hamlesi ve devlet politikalarıyla desteklenen göçler sebebiyle 1960’ta 1 buçuk...

Yeşilçam ve Göç – 2

Ekonomik yaşamın giderek liberalleşmesi, kitle kültürünün ve ürünlerinin doğuşu ile birlikte sinemada göç ve bağlantılı...

Yeşilçam ve Göç – 1

Türkiye’nin sinema ile tanışması, “Yedinci Sanat”ın tarihi kadar eskidir. 1896 yılında Lumieres Kardeşler’in “sinematograf” adını...

Ben Bir Göçmen Kızı Gördüm Tuna Boyunda

“Vatan, üzerinde hür yaşadığımız, milletimiz ve ailemizle hatıralarımızı oluşturduğumuz, kültürümüzün, devletimizin ve tarihimizin ortak öğesi...

Stratejik Planlara Stratejik Bir Bakış – 2

Stratejik Planlar konusundaki ilk yazımda, yayınlanan planlara eleştirel bir gözle bakarak tespitlerimi kaleme almıştım. Bu...

Yorum Yazın

Yorum yapmak için giriş yapmalısınız.

ÇÖZÜM ORTAKLARIMIZ

Yukarı